(Hişam Alabed’in Kitap ve Hikmet dergisinin 12. sayısı için yazdığı Arapça makaleden çevrilmiştir.)

Sem’ ve basiretten her biri üç aşamadan geçer:

İlk aşama, kulağı ve gözü olan herkese mahsus olup duyma (istima) ve bakmayı (nazarı) içerir. Bunun ardından kulağın duyulanı dinlemesini (isğa) ve gözün bakılanı görmesini (ruyet) içeren ikinci aşama gelir.

Dinleme, kulağın duyulan şeyi saflaştırması, süzmesi, saflığını bozan sesleri ayıklaması aşaması ve karışıklık oluşturacak her sözün dahil edilmesinden kaçınılması çabasıdır.

Görme, sadece gerekli olanları içine alacak şekilde gözün bakılan her şeyi kuşatması ve görüntünün her çeşit bulanıklıktan arındırılmasıdır.

Sesin ve görüntünün saflaştırılmasından sorumlu olan birim “gönül[3]dür. Yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi;

“Bunun bir sebebi de Ahirete inanmayanların o sözlere gönülleri aksın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diyedir.” (En’am Suresi 6/113)

Yani gönlün görevi kulağa gelen sesi dinlemektir (isğa).

Allah teala bir ayette şöyle buyurur:

“Gördüğünü gönlü yalanlamadı.” (Necm Suresi 53/11)

Demek ki gönlün bir görevi de göze gelen görüntüyü kuşatmaktır. Yani gönül bakışı doğrulamış ve onu kalpteki akıl merkezine gönderilen “görme”ye çevirmiştir.

Gönül, sezgilerimizle algılayamayacağımız bir yerdir. Gözü ve kulağı insandaki aklın merkezi olarak ifade edilen kalbe bağlayan odur. Gönlün görüntü ve ses üzerindeki saflaştırma görevinin bitmesinden sonra kalpteki akıl merkezine berrak bir ses ve net bir görüntü iletilir. Akıl merkezi bu sesi ve görüntüyü, kişinin sahip olduğu bilgi seviyesine, yeteneklerine ve birikimine göre çözümlemeye çalışır ve tüm bunlara dayanarak bir hükme varır.

Bu sebeple Allah insanı sadece kalbiyle aklettiği şeyden hesaba çekecektir. Dolayısıyla küçük bir çocuk Allah’ın haram kıldığı bir şeye bakmakla herhangi bir sıkıntıya düşmez. Benzer şekilde bir akıl hastası da Allah’ın haram saydığı bir şeye bakmak veya böyle bir şeyi dinlemekten dolayı sorumlu tutulmaz. Çünkü bu iki durumda da akıl merkezi, Allah katında cezalandırma ve mükafatlandırmanın şartı olan olgunluk aşamasına ulaşmamıştır.

Gönül mümkün olan en ideal şekilde görevini yerine getirir. Kalpteki akıl merkezi de mümkün olan en doğru kararları verir. Bu yüzden İbrahim Aleyhisselam’ın duası, gönlün doğru karar vermedeki önemi konusunda açık işaretler içerir. İlgili ayet şöyledir:

“Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı tam kılsınlar diye öyle yaptım. İnsanlardan kiminin gönlünde onlara karşı özlem uyandır. Bir de onları birtakım ürünlerle azıklandır; belki şükrederler.” (İbrahim Suresi 14/37)

Kişisel arzulardan sıyrılma hali içinde “sem’ ve basiret” aşamalarına ulaşma kabiliyeti, Allah’ın şükür gerektiren nimetlerinden biridir. Bu yüzden gönülle bağlantılı olan bu nimet çok sayıda ayette ele alınmaktadır:

“Hâlbuki sizler için sem’, ileri görüşlü olma (basiret) ve gönül yeteneği veren O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Mü’minun Suresi 23/78)

“Sonra organlarını tamamlamış ve ona ruhundan üflemiş; (böylece) size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Secde Suresi 32/9)

 

“Aslında onları, size vermediğimiz imkanlarla donatmıştık. kulakları, gözleri ve yürekleri de vardı. Ayetlerimiz karşısında bile bile yalana sarıldıkları için ne kulakları, ne gözleri ne de gönülleri işe yaradı. Hafife aldıkları (o azap) başlarına geldi.” (Ahkaf Suresi 46/26)

Yukarıdaki ayette bahsedilenlere göre, akıl merkezi, Allah’ın ayetlerini anladıktan sonra bile bile yalana sarılma kararını vermiştir. Onlar için azabın hak edilmiş olması bundandır.

“De ki “Sizi var eden; size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) özelliği veren ve gönüllerinizi oluşturan O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz!”” (Mülk Suresi 67/23)

“Hutame nedir, sen nereden bileceksin? (Öyleyse dinle!) O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Yüreklere kadar tırmanan” (Hümeze Suresi 104/5-7)

 

Gönül, insanın karar vermesinde önemli rol oynar. Bu yüzden yukarıdaki ayette “Allah’ın tutuşturulmuş ateşi” ile karşı karşıya kalınmıştır; çünkü gönül, Allah’ın emrine aykırı bir yolu tercih etmeye katkıda bulunmuştur.

“Cinlerden ve insanlardan birçoğunu gerçekten Cehennem için beslemiş olduk. Kalpleri vardır onunla anlamazlar; gözleri vardır onunla görmezler; kulakları vardır onunla dinlemezler. Onlar en’âm (koyun,keçi, sığır ve deve) gibidirler. Hayır! Daha da düşüktürler. Ne yaptıklarının farkında bile olmayanlar onlardır.” (Araf Suresi 7/179)

Ayet-i kerime, insanda aklın yerinin kalp olduğunu, gözün varlığının basiretin gerçekleşmesi için yeterli olmadığını, kulağın varlığının da sem’in gerçekleşmesi için yeterli olmadığını ifade etmektedir. Dolayısıyla kulak ve gözün varlığı beşeri varlıklar için yeterli değildir fakat sem’ ve basiret Allah’ın sadece beşere tahsis ettiği nimetlerindendir, bundan dolayı sorumlu varlıklardır.

Ayetten anlıyoruz ki; insanlar ve cinler, gönlü etkili kılmak ve ona “duyma ve bakma”yı, “dinleme ve görme”ye çevirmek olan işini yaptırmakla sorumludurlar. Böylece duyma ve bakma kalpteki akıl merkezine iletilir ve kalp kararını sem’ ve basireti gerçekleştirmek veya gerçekleştirmemek yönünde verir.

Kulağın görevi duyma, gönlün görevi dinleme, kalbin göreviyse sem’dir. Aynı şekilde gözün görevi bakma, gönlün görevi görme ve kalbin görevi de basiret etmedir.

İnsan sağır ise duyma mümkün değildir ancak kalbi ile sem’ yapabilir; ama eğer kalp sağır da akletmiyorsa duysa bile sem’ aşamasına geçemeyecektir!

“İçlerinde seni dinleyenler vardır. Ama sen sağırlara söz işittirebilir misin? Hele bir de akıllarını kullanmazlarsa?” (Yunus Suresi 10/42)

Bu kişiler Rasulullah’ın sözlerini duyuyorlar, fakat Allah “sem’ etmezler çünkü onlar kalpleri sağır olanlardır yani akletmezler” diyor. Yüce Allah Ahkaf Suresi’nin yirmidokuzuncu ayetinde de şöyle buyuruyor:

“Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler.” (Ahkaf Suresi 46/29)

Cinlerden bir kaçı Allah’ın ayetlerini büyük bir dikkatle dinledikten sonra sem’ aşamasına geçtiler çünkü kendi topluluklarını o ayetlerle uyarmaya gittiler. Diğer bir deyişle kulaklarının duyduklarını kalpleri ile aklettiler. Aynı konudaki başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik.” (Cinn Suresi 72/1)

Cinler Kur’an’ı “hayranlık uyandırıcı” bir söz olarak nitelendiriyorlar. Çünkü onu aklediyor ve gerçek maksadını kavrıyorlar.

Yüce Allah bize Kur’an’ı dinlemeyi (istimayı) emrediyor; fakat sem’e ulaşmak için susmak da dinlemeye (istimaya) eşlik etmelidir. Tıpkı şu ayette buyrulduğu gibi;

“Kur’ân okunduğu zaman dinleyin ve susun ki iyilik bulasınız.” (Araf Suresi 7/204)

Çünkü Kur’an’ı bağlantıları ile anlayabilme (tedebbür etme) aleti kalptir. Kalp kapalı olduğu zaman sabah – akşam ayetlerini dinlesek de Allah’ın kitabının anlamına ulaşamayız:

“Bunlar Kur’an’ı bağlantılarıyla birlikte ele almayacaklar mı? (tedebbür etmeyecekler mi?) Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Suresi 47/24)

Hişam Alabed

Çeviri: Erdem Uygan

[1] İstima: Duyma. (Dilimizde yerine göre dinleme kelimesi de istima için kullanılır. Ancak yazarın bu yazıda kullandığı istima kelimesi seslerin kulağa ilk geldiği duyma manasındadır. Türkçe’ye çeviride yazıdaki istima geçen her yere duyma anlamı vermek uygun olmadığından gerekli yerlerde parantez içi açıklamalar kullanılmıştır.)
İsğa: Dinleme, kulak verme, duyulanı algılama ve anlamlandırma aşamasıdır.
Sem’: Dinleme. Yazar yazıda dinlenen şeyin kalpte (akılda) yer etmesi, kalbin dinlemesi ve dinleyeni hareketi geçirmesi olan, dinleme eyleminin en üst kademesi olarak da tarif edilebilecek terim anlamıyla kullanmıştır. Türkçe’de yazarın kullandığı anlamı verebilecek bir kelime tesbit edemediğimizden kelimeyi orijinal hali olan sem’ şeklinde bırakmayı uygun gördük. (Ç.N.)

[2] Nazar: Bakma, bakış.
Ruyet: Bakılan şeyi görme
Basar: Görüleni kalbe işleme, basiret, en üst seviyede görüş, kalbin görmesi anlamlarında kullanılmıştır (Ç.N.)

[3] Fuad (Ç.N.)

الفرقُ بين الاستماع، الإصغاء، السَّمع

             النَّظر، الرُّؤية، البصر

يمرُّ كلٌّ من السَّمع والبصر بثلاث مراحل :

المرحلةُ الأولى تخصُّ كلَّ مَن له أُذُنٌ وعين، وهي تشملُ : الاستماع والنَّظر.

تأتي بعد ذلك المرحلةُ الثَّانية التي تشملُ : الإصغاء لِما تستمعُ له الأُذنُ والرُّؤية لِما تنظُرُ إليه العينُ.

الإصغاء هو مرحلةُ تنقية وترشيح ما تستمعُ له الأُذُن وتجريدُه ممَّا يشوبه من أصواتٍ أخرى مُتداخلة معه، ومحاولةُ إدخالِ كلِّ كلمة مُجرَّدةً ممَّا يُشوِّشُ عليها.

والرؤية هي استيعابُ كلِّ ما تنظرُ إليه العينُ وتنقيةُ الصورة من كلِّ غشاوة، بحيث تُدخلُها مُجرَّدةً نقيَّةً.

الجزءُ المسؤول عن تنقية الصَّوت والصُّورة هو الفؤاد، حيثُ يقولُ اللهُ تعالى :

“وَلِتَصْغَىٰ إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُم مُّقْتَرِفُونَ” الأنعام 113

أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي الإصغاءُ لما يأتي من صوتٍ إلى الأُذُن.

ويقولُ تعالى : “مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى” النَّجم 11

أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي استيعابُ الصُّورة الآتية إلى العين، أي أنَّ الفؤاد قد صدَّق النَّظرَ وحوَّله إلى رؤية انتقلتْ إلى مركز العقل في القلب.

الفؤاد هو جزءٌ غيرُ محسوس بإدراكنا، وهو الذي يربطُ الأُذُن والعين مع القلب الذي يُعتَبرُ مركزَ العقل عند الإنسان.

بعد انتهاء الفؤاد من وظيفته في تنقية الصَّوت والصُّورة، ينتقلُ الصَّوتُ النقيُّ والصُّورةُ الصَّافيةُ إلى مركز العقل في القلب.

يعملُ مركزُ العقل على تحليل الصَّوت والصُّورة مُستنداً في ذلك إلى الإمكانات العلميَّة والقدرات والمُكتسبات التي يتمتَّعُ بها كلُّ شخصٍ، وعلى أساس كلِّ ذلك يقومُ مركزُ العقل بإصدار حُكمه.

لذلك فإنَّ اللهَ لا يُحاسبُ الإنسانَ إلَّا على ما عقلَه بقلبه، فليسَ على الطِّفلِ الصَّغيرِ حَرَجٌ في النَّظر إلى ما حرَّمَ اللهُ، وليس على المجنون حَرَجٌ في النَّظر أو الاستماعِ لِما حرَّمَ اللهُ، لأنَّ مركزَ العقل في الحالتين لمْ يصل مرحلةَ النُّضوج، وهو أساسُ العقاب والثَّواب عند الله.

وبمقدارِ ما يقومُ الفؤاد بوظيفته بالشَّكل الأمثل، بمقدار ما يستطيعُ مركزُ العقل في القلب اتِّخاذَ القرار الصَّحيح، لذلك كان دعاءُ إبراهيم عليه السَّلام مُتضمِّناً الإشارةَ الواضحةَ لأهميَّة الفؤاد في إصدار القرار الصَّحيح كما تقولُ الآية : “ رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ” إبراهيم 37

ومن نِعَمِ الله التي تستحقُّ الشُّكرَ هو قابليَّةُ الوصول إلى مرحلتي السَّمع والبصر في حالة التجرُّد من الأهواء الشخصيَّة، لذلك تكرَّرَ ذكرُ هذه النِّعمة مُقترنةً بالفؤاد في عديدٍ من الآيات :

” وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ” المؤمنون 78

“ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” السَّجدة 9

” وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون” الأحفاق 26

لقد كان مركزُ العقل عند هؤلاء المذكورين في الآية يُصدِرُ قرارَ الجحود بعد أن عَقَلَ آياتِ الله، لذلك كان العذابُ جزاءً مُستحقَّاً لهم.

” قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” المُلك 23

” وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ ، نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ، الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ” الهُمَزة 5_7

لِأنَّ الفؤادَ يلعبُ دوراً مُهمَّاً في إصدار القرار عند الإنسان، فقد كان في الآية السابقة مُعرَّضاً لنار الله لأنَّه ساهمَ في احتيار طريقٍ مُخالفٍ لأمر الله.

” وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ” الأعراف 179

تُبيِّنُ الآيةُ الكريمةُ أنَّ مكانَ العقل عند الإنسان هو القلب، وأنَّ وجودَ العين لا يكفي لتحقُّقِ البَصَر، وأنَّ وجودَ الأُذُنِ لا يكفي لتحقُّقِ السَّمْع، فوجود العينِ والأُذُنِ ليسَ مُقتصراً على المخلوقات البشريَّة، لكنَّ السَّمعَ والبصر من النِّعم التي اختصَّ اللهُ بها البَشَرَ، وعلى أساس ذلك هم مُكلَّفون.

نفهمُ من الآية أنَّ الجِنَّ والإنسَ مُطالبون بتفعيل عمل الفؤاد الذي ينقلُ الاستماعَ والنَّظرَ إلى إصغاءٍ ورؤية ينتقلان إلى مركز العقل في القلب الذي يُصدرُ قرارَه بتحقُّقِ السَّمع والبصر أو لا.

وظيفةُ الأُذُن هي الاستماع، ووظيفةُ الفؤاد هي الإصغاء، ووظيفةُ القلب هي السَّمع.

وظيفةُ العين هي النَّظر، ووظيفةُ الفؤاد هي الرؤية، ووظيفةُ القلب هي البصر.

إذا كان الإنسانُ أصمَّاً فهو لا يستطيعُ الاستماعَ لكنَّه يستطيعُ السَّمعَ بقلبه، أمَّا إن كانَ أصمَّ القلب لا يعقلُ فهو لن يصلَ إلى مرحلة السَّمع ولو استمعَ !

” وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ” يونُس 42

هؤلاء كانوا يستمعون إلى أقوال رسول الله، لكنَّ الله يقول إنَّهم لن يسمعوا لأنَّهم أصمَّاءُ في قلوبهم فهُم لا يعقلون.

وفي الآية التاسعة والعشرين من سورة الأحقاف يقولُ تعالى :

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ”

بعدَ أن استمعَ نفرٌ من الجنِّ بانتباهٍ شديدٍ إلى آيات الله وصلوا إلى مرحلة السَّمع لأنَّهم ذهبوا إلى قومهم مُنذرين، أي أَنَّهم عقلوا بقلوبهم ما استمعتْ إليه آذانُهم.

وفي نفس المعنى تقول آيةٌ أُخرى :

” قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا” الجن 1

هم وصَفوا القرآنَ بالكلام العجيب لأنَّهم عقلوه وتوصَّلوا إلى حقيقة مُراده.

  يأمرُنا اللهُ تعالى بالاستماع إلى القرآن، لكنَّ الإنصاتَ يجبُ أن يُرافقَ الاستماع من أجل التوصُّلِ إلى السَّمْع كما تقولُ الآيةُ التَّالية :

وَإِذَا قُرِىءَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ” الأعراف 204

لأنَّ آلةَ تدبُّر القرآن الكريم هي القلبُ، ومتى كان القلبُ مُغلقاً فلن نستطيعَ الوصولَ إلى فهم كتاب الله ولو استمعنا لآياته صباح مساء :

” محمد 24 “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا