Kur’an’ın kendinden önceki kitaplarla ilişkisi tasdik, tebyin ve nesh kavramları üzerine bina edilmiştir. Bu kavramlardan ilki olan tasdik kavramını anlamamızda bazı önemli kelimeler öne çıkmakta ve terimleşmektedir. Bunlardan biri “ısr” (إصر) kelimesidir ve bu kelime Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanarak terimleştirilmiştir:


وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِين

“Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir.” (Al-i İmran Suresi 3/81)[1]

Görüldüğü üzere kelime manası itibariyle “ağır yük” anlamına gelen “ısr” kelimesi, ayette tanımlanmış ve “eldeki mevcut kitabı tasdik edici olarak gelecek olan elçiye inanma ve destek verme sözü ile yüklenilen sorumluluk” şeklinde özel bir anlam verilerek terimleştirilmiştir. Ayete göre bu sorumluluğu Allah’a söz vererek yüklenen nebiler ve dolayısıyla onların gönderildiği toplumların artık yeni bir görevleri vardır: “yeni gelecek elçinin tebliğ edeceği ayetlerin, kendilerindeki kitabı tasdik edip etmediğini kontrol etme ve ediyorsa bu yeni gelen elçiye uyup destekleme”. Ayette bu sözün nebilerden alındığının belirtilmesi, nebi kavramının “vahiy almak üzere seçilmiş kişi” olma özelliğine vurgu yapılması sebebiyledir. Yani bu söz, nebilere vahyedilerek gönderilen kitaplar vasıtası ile alınmıştır. Bu kitapların muhatabı olan toplumlar da kitaplarına iman etmek ve uymakla bu sözü ikrar etmiş olmaktadırlar.

Tesbitlerimize göre Kur’an’daki tasdik kavramıyla ve dolayısıyla “ısr” kelimesi ile yakın ilişkisi olan bir diğer kelime de “birr” (بر) kelimesidir. Yazımızın konusu, “birr” kelimesinin anlamı ve tasdik sistemi içerisindeki yeri olacaktır. “Birr” kelimesinin “ısr” kavramı ile sıkı ilişkisi sebebiyle yazımız boyunca sıklıkla “ısr” kavramına ve Al-i İmran 81. ayete atıf yapılacağını değerli okurlarımızın dikkatlerine sunarız.

1. “Birr” Kelimesinin Sözlüklerdeki Anlam Çerçevesi:

a. Kara (parçası) ve Genişlik Anlamı (berr):

Kelime Kur’an’da, بَرّ (berr) formunda “deniz” kelimesinin zıddı olan “kara” anlamında 12 yerde geçmektedir.[2] Kelimenin bu kullanımından dolayı, “genişlik” anlamını ihtiva ettiği sözlüklerde bildirilmektedir. Hatta Arap dilinde bu çerçevede kullanımlarının mevcut olduğunu görmekteyiz: Genişliğinden dolayı çöle بر (berr) dendiğini ve bu bağlamda عسل البر (asel ul-berr) ifadesinin çöl balı, نبات البر (nebat ul-berr) ifadesinin çöl bitkileri anlamında kullanıldığını tesbit etmekteyiz.[3] Yine “dört duvar arasından dışarı çıkmak, evden çıkmak” anlamında خرجت برا (haractu berren – genişliğe, açıklığa çıktım) şeklinde kullanıldığını görmekteyiz.[4] Benzer şekilde geniş bir alana yayılmasından ötürü buğdayın bir isminin de بُرّ (burr) olduğu yine sözlüklerin verdiği bilgiler arasındadır.[5]

b. Geniş İyilik – İtaat Anlamı (birr):

Ragıp El-İsfahani, “berr” kelimesinin “kara” manasına gelmesinde “genişleme (tevessü)” anlamının olduğu düşünülerek “iyilik/hayır işlemede genişleme, bol iyilik yapma” anlamına gelen بِر (birr) kelimesinin türetildiği bilgisini paylaşmaktadır.[6] Nitekim aynı müellif “kul Allah’a itaatinde genişledi, bolca itaat etti” anlamında بَرَّ العبد ربه (berre l’abdu rabbehu) dendiğini aktarmaktadır.

c. Doğruluk (sıdk) Anlamı:

Yine İsfahani Müfredatında “birr” kelimesinin “sıdk” yani “doğruluk, doğru sözlülük” anlamında kullanıldığını çünkü genişlemiş hayrın bir bölümünü “sıdk”ın oluşturduğunu bildirerek[7], bu anlamdaki kullanımlarını da بَرَّ في قوله (berre fi kavlihi – sözüne sadık oldu), بَرَّ في يمينه (berre fi yeminihi – yeminine sadık oldu) şeklinde nakletmektedir.[8]

2. “Birr” Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları:

Kelime بِر (birr) formunda Kur’an’da 8 kere kullanılmıştır[9]. Bu kullanımlardan ikisi mü’minler bağlamındadır ve bu iki ayet kelimenin zıt anlamlılarını da vererek “birr” kelimesinin anlamını ortaya koyması açısından önemlidir:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّـهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّـهَ إِنَّ اللَّـهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 

“Ey inanıp güvenenler, Allah’a kulluğun simgelerine, haram ayına, hac kurbanına, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinin ikramını ve rızasını aramak için Kabe’ye yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’dan men eden bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi aşırılığa sevk etmesin. “Birr” ve takvada yardımlaşın ama günahta ve taşkınlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun çünkü Allah’ın cezası pek ağırdır.” (Maide Suresi 5/2)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْابِالْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَاتَّقُوا اللَّـهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“Ey inanıp güvenenler! Sakın günah, düşmanlık, elçiye karşı gelme konularında aranızda gizli konuşma yapmayın. Ama “birr” ve takva konusunda yapabilirsiniz. Birgün topluca huzuruna çıkarılacağınız Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun.” (Mücadele Suresi 58/9)

Her iki ayette de البر (el-birr) kelimesinin zıddı olarak “günah” anlamına gelen الإثم (el-ism) kelimesi geçmektedir. O halde “birr”, yapılmadığı zaman günah olacak türden bir iyilik anlamında olmalıdır. “Birr”in gerçekleşmemesinin günah olması “birr” kapsamına giren iyiliklerin herkesçe bilindiğini ve yapılması gerekliliğinin de genel kabul gördüğünü gösterir. Ayrıca her iki ayette de “birr” ile yapılması tavsiye edilen fiiller, “yardımlaşma” (تعاون), “kulisleşme” (تناجى) gibi birden fazla kişinin karşılıklı olarak ve birlikte yaptığını bildiren fiillerdir. Bunlar, yapılan eylemin kısa zamanda yayılmasına sebep olacak fiiller olduğundan “birr” kelimesinin yayılma ve genişleme anlamına atıfta bulunuyor olması gerekir. O halde “birr” kelimesinde, etkisi topluma yayılarak genişleyecek olan ve yapılmadığı takdirde günah sayılan özel bir “iyilik” anlamını görmemiz gerekir.

Ayrıca yukarıdaki Maide Suresi’nin ikinci ayetini, ilk ayetinden okumaya başladığımızda müminlerin Allah ile yaptıkları sözleşmelerinden bahsedildiğini ve bu kapsamda onlara üçüncü ayette sayılacak olan haramlardan önce, çeşitli uyarıların yapıldığını görmekteyiz:

إِنَّ اللَّـهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيد يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُود أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُم

Ey inanıp güvenenler, akitlerinizin gereğini yerine getirin. (Aşağıda) okunacak olanlar dışındaki en’am size helâl kılınmıştır ama ihramlı iken avladığınızı helal görmeyin. Allah istediği hükmü verir. (Maide Suresi 5/1)

“Birr” kelimesinin geçtiği Maide Suresi ikinci ayette de uyarılara devam ediliyor ve haramlar sayılmaya başlanmadan önce “birr” ve “takva”da yardımlaşma emrediliyor. Burada görüyoruz ki; emredilen “birr”, yani iyilik, “verilen söze sadık kalma (sıdk)” ile yerine getirilebilecek, aksi halde günaha girilecek bir iyiliktir. Kelimenin yukarıdaki Mücadele Suresi 9. ayette geçen elçiye isyan (مَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) ile olan zıtlığı da içerdiği bu “sıdk” (doğruluk, yeminine, sözüne bağlılık) anlamından dolayı olmalıdır. Bunu biraz ileride başka ayetlerde de göreceğiz.

Kelime bir ayette Allah’a nispet edilmiş, O’nun sıfatlarından biri olarak “geniş iyilik sahibi” anlamında البَر (el Berr) şeklinde kullanılmıştır.[10]

İsm-i fail formunun çoğulu olan أبرار (ebrar) kelimesi ise “iyiler” anlamında 6 kez geçmektedir[11]. Bunların altısında da cennetteki kişilerin sıfatı olarak kullanılmaktadır. Bir yerde yazıcı meleklerin vasfı olarak diğer bir çoğulu olan بررة (berera) şeklinde[12] karşımıza çıkan kelime, iki ayette iyilik yapmak anlamında fiil formunda,[13] iki ayette de “anne babaya iyilik yapma” anlamında kullanılmaktadır.[14] Meryem Suresi’nde bulunan bu iki ayetteki kullanım, kelimenin diğer iyilik anlamındaki kelimelerden hangi bağlamda ayrıldığını anlamamız bakımından önemlidir:

وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا

Anasına ve babasına iyilik ederdi; zorba (cebbar) ve dik kafalı değildi. (Meryem Suresi 19/14)

وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا

Bana, anama iyi evlat olma görevi yükledi; zorba (cebbar) ve asi biri yapmadı. (Meryem Suresi 19/32)

İlkinde Yahya, ikincisinde İsa aleyhimesselamdan bahseden ayetlerde “berr” kelimesi anne – baba ile (İsa a.s. için elbette sadece anne) kullanılarak onlara iyilik yapma anlamını almıştır. Ancak başka ayetlerde anne – babaya iyilik, “ihsan” kelimesi ile geçmekte ve emredilmektedir. Öyleyse bu ayetlerde “birr” kelimesi ile kullanımının bir farkı olmalıdır. Kelimenin daha önce gördüğümüz ayetlerdeki “günah” kelimesine olan zıt anlamını devreye soktuğumuzda burada “birr” kelimesi ile ebeveyne yapılmadığı takdirde günah sayılacak türden bir iyilik kastediliyor olmalıdır. Yani toplumda herkesin kötü gördüğü ve yapıldığı takdirde Allah katında da vebali olan davranışlardan kaçınılması anlamında “birr” kelimesi kullanılmaktadır. Yine kelimenin sözlük anlamlarından birinin de itaat olduğunu Müfredat’a dayanarak belirtmiştik. Her iki ayetin devamında bulunan zorba (cebbar) olmama ifadesinden ve ayetlerin birinde عصي (isyan etme) ve diğerinde de شقي (asi, bedbaht) kelimelerinin kullanılmasından dolayı, bu ayetlerdeki برا بوالدي (ana – babaya iyilik) ifadelerinde, yapılmaması durumunda günaha sokacak bir itaat yani anne-babaya davranışın evrensel ölçülerine uyma anlamında bir “iyilik” olgusunun baskın olduğunu söyleyebiliriz.

Böylece, “iyilik” anlamına gelen “birr” kelimesinin sözlüklerde zikredilen ve Kur’an’da yer verilen anlam alanının içerisinde şu özelliklerin bulunduğunu tesbit etmiş oluyoruz: “Genişleme ve yayılma”, “doğruluk, doğru sözlülük, söze sadakat” ve “itaat”. O halde şimdi de kelimenin tasdik bağlamında Kur’an’da Rabbimiz tarafından nasıl terimleştirildiğini görmeye çalışalım:

3. “Birr” Kelimesine Kur’an’ın Yüklediği Terim Anlamı ve Tasdikle İlişkisi:

“Birr” kelimesinin, Kur’an’ın kendinden önceki ilahi kitapları tasdik etmesi ve ehl-i kitabın musaddik olarak gelecek olan yeni elçiye inanma ve yardım etme sorumluluğu (ısr) bağlamında değerlendirildiğinde özel bir anlam taşıdığı dikkati çekmektedir. Bunu Bakara Suresi’nin şu ayetlerinde görebiliyoruz:

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

“Ey İsrailoğulları! Size olan nimetimi aklınızdan çıkarmayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun. Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın. Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun. Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin. Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin. Hem Kitab’ı okuyorsunuz, hem de insanlara “Birr”i emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara Suresi 2/40-44)

44. ayette geçen “Kitab’ı okuyor durumda olduğunuz halde insanlara “birr”i emredip kendinizi unutuyor musunuz?” ifadesi konumuz açısından çok önemlidir. Bu ifadeden ne kast edildiğini düşünmemiz gerekir. Yani İsrailoğulları insanlara “birr”i emrettikleri zaman gerçekte neyi emretmiş olmaktadırlar?

Yukarıdaki ayetler dikkatli bir şekilde okunduğunda “birr” ile kast edilenin ne olduğu açıkça görülebilmektedir. Ayetlerde adeta Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan “ısr” kavramından bahsedildiği dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Zira Allah’a verdikleri “söz” hatırlatılarak İsrailoğulları’nın Tevrat’ı tasdik edici olarak indirilen yeni kitaba iman etmeleri istenmektedir. Aksi takdirde bu gerçeği görmezden gelen ilk kişiler olacakları, dolayısıyla Allah’ın kendilerinden aldığı o büyük sözü yerine getirmemiş olacakları konusunda uyarılmaktadırlar. “Namazı tam kılın ve rüku edenlerle rüku edin” denilerek adeta, “beklediğiniz elçi budur, ona katılın, ve siz de onun beraberindeki müminlerle gerektiği gibi Allah’a kulluğunuzu yerine getirin” denmektedir. O halde burada anlatılanlar Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan ısr yükünün içeriği, yapılması istenen de “ısr” yükünden kurtulma yani musaddik rasule uyma ve ona yardımcı olmadır.

Ayrıca “insanlara “birr”i (البر) emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” ifadesinden, insanlara bir takım uyarı ve nasihatlerde bulunacak konumda bulunan bilgi sahibi kişilerin konu edildiği anlaşılmaktadır. Bu kişiler elbette İsrailoğulları içerisindeki kendi kitaplarını iyi bilen, gelecek kitabı araştırıp kendi kitaplarını tasdik edip etmediğini görebilecek bilgi ve birikime sahip olan, alim ve önde gelen kişiler olmalıdır. Ayetin sonundaki “kitabı okuduğunuz halde” (وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ) ifadesi de bu kişilerin ellerindeki kitabı iyi bilen alim kişiler olduklarını göstermektedir. Ayrıca gelen yeni kitabın kendi ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmezden geldikleri takdirde bunu yapanların “ilki” olmaları da bu kişilerin din konusunda önde gelen kişiler olduklarının delilidir. Adeta “siz böyle yaparsanız sizi takip eden insanlar ne yapsın” denmektedir.

Dahası; 40. ayetten itibaren anlatılan “Allah’a verilen sözün tutulması, Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a iman edilmesi, bu gerçeğin görmezden gelinmeden tüm diğer müminlerle birlikte hareket edilmesi (namaz), yani bir anlamda yeni elçiye destek ve yardımcı olunması ifadelerinin ardından “birr”i emretmekten ve kendilerini unutmaktan bahsedildiğine göre tüm bu sayılanların “birr” kavramı içerisine girdiğini görmemiz gerekir. Yani muhatap alınan kişilerin insanlara emrettikleri şeyler bu anlatılanlar olmalıdır. Diğer bir deyişle, İsrailoğullarının bilginleri insanlara sürekli üzerlerindeki “ısr” yükünü hatırlatmakta ve Tevrat’ı tasdik eden kitapla birlikte gelecek elçiye karşı olan yükümlülüklerini dile getirip, bu sözü gerçekleştirmelerini istemektedirler. İnsanlara emrettikleri ve Rabbimizin bu ayetlerde “el-birr” dediği bu olmalıdır. Buna göre “el-birr”, “ısr” yükünden kurtulmanın gereğini yapmak ve böylece Allah’a verilen sözü tutmaktır. Bilgileri ve iman akideleri gereği insanlara bunu emredip duran bu kişiler, bekledikleri gelince bu emrettikleri şeyi “ilk görmezden gelen” kişiler olmuşlar yani “kendilerini unutmuşlardır”. Oysa ilk önce “birr”i gerçekleştirip “ısr” yükünden kurtulacak olanlar bu kişiler olmalıdırlar ki halk da peşlerinden gitsin.

Bu ayetlerde “birr” kelimesinin anlam çerçevesi içinde bulunan “sıdk” (doğruluk, sadakat) ve “tevessü” (genişleme) anlamlarının son derece bariz olduğu görülmektedir. Zira kendi kitaplarında Allah’a verdikleri söz yani “ısr” yükümlülüğü mevcuttur. Bu sözü tutmaları “birr” kavramının “sıdk” anlamıyla örtüşmektedir. Önder kişilerin bu yükümlülüklerini yerine getirmeleri durumunda peşlerinden büyük kitleler halinde yeni elçiye tabi olacak kişilerin gelecek olması da “tevessü” anlamıyla uyumludur. Yani “el-birr” kavramı, gerçekleştirilmesi (Allah’a verilen sözün tutulması) bakımından “sıdk” anlamını, sonuçları bakımından “tevessü” anlamını taşımaktadır. “Birr” kelimesinin “ism” (إثم) kelimesinin zıddı olması bakımından ele alınması da sözün tutulmamasının günah olarak değerlendirilmesi gerektiği yani Allah katında bir vebalinin bulunduğunu gösterir. Ayrıca “birr”i gerçekleştirmek demek elçiye ve kitaba uymak, dolayısıyla “itaat” demek olduğundan “birr”in itaat anlamı da hayata geçmiş olacaktır.

Kısacası bu ayet grubunu iyi değerlendirdiğimizde Rabbimizin “el-birr” ifadesini terimleştirdiğini ve kelimeye, “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamını yüklediğini görebiliyoruz.

Şimdi ileride göreceğimiz ayetlerdeki “birr” ifadelerini daha kolay konumlandırabilmemiz için Bakara Suresi’nin bu ayetlerine biraz daha yakından bakalım ve “birr” kavramının özelliklerini yakından görmeye çalışalım:

وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim): “Birr” kavramı kendilerine kitap verilenlerden alınan sözle ilgilidir. Bu söz Al-i İmran Suresi 81. ayette geçen “misak” olmalıdır. (Birr’in verilen sözlerle ilgisi anlamında Maide Suresi 1-2. ayetleri hatırlanmalıdır.)

وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ (Yalnız Benden korkun): “Birr”i yerine getirebilmek için Allah’tan başkasından korkmamak gerekir. Allah rızası tercih edilmeyecek olursa gerçeklerin az bir dünyalık menfaat karşılığında gizlenmesi sonucu ortaya çıkacaktır. Yapılmamasının günah olması da bunu gerektirir.

وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ (Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın): “Birr”in gerçekleşmesi için tasdik sisteminin devreye sokulması ve gelen kitabın öncekini tasdik eden (musaddik) kitap olduğu tesbit edilerek ona iman edilmesi gerekir. Böylece Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükü, “birr” gerçekleştirilerek ortadan kaldırılmalıdır.

وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا (Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın): Kitabın musaddik olduğunu görmek işin ehli kişiler için son derece kolaydır zira ancak bile bile ve dünyalık bir karşılık için gizlenebilir. Bu da “ısr” yükünün ortadan kalkmasını dolayısıyla “birr”in gerçekleşmesini engelleyecektir. Bu fiilin uygulamalarını bir çok ayette göreceğiz.

وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ (Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun): “Birr” kavramı takva ile ilgilidir. Zira takva, Allah’a olan sorumluluğun yerine getirilmesidir. Bu da verilen sözü tutmayı içerir. Allah’a verilen sözün tutulabilmesi için Allah’tan geldiği iddiasını taşıyan kitaba ve elçiye dikkatli yaklaşılması gerekir.[15] Al-i İmran Suresi 81. ayette Allah’a verilen sözün yüklediği sorumluluğun bilincinde olarak (takva) tasdik ilişkisi araştırılmalıdır.

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ (Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin): “Birr”i yerine getirmemek ancak, tasdik sisteminin çalıştırılmaması için apaçık gerçeklerin üzerlerinin örtülmesi, tasdik edici ayetlerin ilgili oldukları konudan uzaklaştırılması, varlığı açıkça görülen tasdiki kabul etmemek için türlü bahaneler uydurma ve hedef saptırma faaliyetleri ile mümkün olabilir. Bu durumu Rabbimiz “hakkı batıl ile giydirmek” ve “bile bile gerçekleri gizlemek” şeklinde ifade etmektedir. Bu fiilin uygulamalarını diğer ayetlerde göreceğiz.

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ (Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin): Namazın tam kılınması (imanın göstergesi olduğundan) bireysel anlamda Allah’a kulluğun eksiksiz yerine getirilmesini, zekatın verilmesi maddi anlamda nebiye destek verilmesini, rüku edenlerle rüku etme ise yeni nebi ile birlikte hareket etmeyi, toplu halde ibadeti gerektirmektedir. Bunun önemini kıblenin değiştirilmesi olayında göreceğiz. Bu konuların tamamı Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükünde bahsi geçen, “gelecek elçiye destek verme” ile ilgilidir.

Kur’an’daki her kavram yine Kur’an tarafından açıklanmıştır. Rabbimiz hiçbir kavramın içini insanların doldurmasına izin vermeyerek tanımlamaları ve detaylandırmaları bizzat kendisi yapmıştır.[16] Detaylara ulaşmak için de ayetin ayetlerle açıklandığı metodu Kur’an’a yerleştirmiş ve ilgili ayetlerle de bu metodu bizlere öğretmiştir. Rabbimizin kitabına koyduğu bu metod gereği “birr” kavramının “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamına geldiği ile ilgili tesbitimizi destekleyen başka ayetler de olmalıdır. Ancak “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere geçmeden önce İsrailoğullarının gelen yeni kitaba karşı takındıkları tavrı ve sebebini bizlere bildiren şu ayetleri görmemiz yerinde olacaktır:


بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرونَ بِمَا وَرَاءهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَهُمْ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنبِيَاء اللّهِ مِن قَبْلُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ


Kendilerini ne kötü sattılar! Allah, seçtiği bir kuluna iyilik edip Kitap indirdi diye, kıskançlıktan Allah’ın indirdiği her şeye kendilerini kapadılar. Başlarına gazap üstüne gazap geldi. O kâfirlerin hak ettikleri, alçaltıcı bir azaptır. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz bize indirilene güveniriz!” der, gerisini görmezlikten gelirler. Hâlbuki o, tümüyle gerçektir ve yanlarındakini onaylayıcı özelliktedir. De ki “Kitabınıza inanıyordunuz da şimdiye kadar Allah’ın nebîlerini ne diye öldürüyordunuz?” (Bakara Suresi 2/90-91)

Dikkat edilirse İsrailoğulları Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş ancak sırf kendilerinden olmayan birine indirildi diye kıskançlıktan ona uymamışlardır. Bu kıskançlık durumu, “az bir dünyalık menfaat, geçici bedel” (ثمنا قليلا) ile örtüşmektedir. Konuya açıklık getiren bir başka ayet grubu da şöyledir:

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم

Ey Ehl-i Kitap! Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz, halbuki doğru olduklarına şahitsiniz? Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz? Ehl-i Kitaptan bir kesim de der ki “Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler. Dininize uyandan başkasına güvenmeyin!” De ki “Yol Allah’ın yoludur. Bütün bunları; size verilenin bir dengi başkasına verildi veya Allah katında size karşı delil getirirler diye mi yapıyorsunuz?” De ki “Her iyilik Allah’ın elindedir. Onu, tercihini doğru yapana verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.” (Al-i İmran Suresi 3/70-73)

Net bir biçimde görüldüğü üzere tasdik gerçekleşmiştir. Ehl-i Kitap, gelen ayetlerin Allah’ın ayetleri olduğuna şahitlik edecek derecede gerçeği görmüşlerdir. Buna rağmen kabule yanaşmamaları yeni gelen vahyin kendilerinden olmayan birine verilmesini çekememelerindendir. Bu bilgiyi edindikten sonra “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere bakabiliriz:

لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

““Birr” yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. “Birr”; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir. Namazı tam kılar ve zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler. Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi 2/177)

Ayet “birr” kavramını tanımlaması ve bunu “ısr” kavramının muhtevasını detaylı biçimde tarif ederek yapması bakımından önemlidir. Başlangıcında “birr”in ne olmadığı anlatılırken “yüzü doğu ve batıya dönmek”ten bahsedilmesi konunun kıblenin değiştirilmesi ile ilgisini hemen ortaya koymaktadır. O halde kıblenin tahvili konusunu ve bu konunun tasdik açısından önemini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Bilindiği üzere En’am Suresi 90. ayet gereği nebimiz ve beraberindeki müminler yeni bir ayetle değiştirilmemiş her konuda, önceki kitapların mensuplarına uyuyorlardı. Bu sebeple namazlarını da Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelerek kılıyorlardı. Ancak aşağıdaki ayette de açıkça görüleceği üzere kıble değişecekti ve bu değişikliğin gerçekleşeceği Tevrat’ta yazılıydı:

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

(Ey Nebî,) Yüzünün sık sık göğe döndüğünü görüyoruz. Seni istediğin kıbleye elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir! (Müminler! Siz de) Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu (değişiklik), Rablerinin gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. (Bakara Suresi 2/144)

Ayetin başında belirtilen nebimizin yüzünü sık sık göğe dönmesi ve kıblenin değiştirilmesi yönündeki isteği, İsrailoğulları tarafından bu konuda kendisine baskı yapıldığını göstermektedir. Zira yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi kendi kitaplarında, gelecek olan nebinin kıbleyi değiştireceği bilgisi mevcuttu. Bu sebeple nebimize, “sen kıbleyi değiştirmediğine göre beklediğimiz nebi olamazsın” şeklinde bir baskı uyguluyor olmaları gerekir. İşte bu baskılar sebebiyle nebimizin bu değişikliğin bir an evvel gerçekleşmesini istediğini ayetten anlayabiliyoruz. Dolayısıyla kıble değişikliği gerçekleştiğinde Kur’an’ın Tevrat’taki bu bilgiyi de tasdik ettiği anlaşılacak ve İsrailoğulları “ısr” sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalacaklardır. Ve eğer bu sorumluluklarını yerine getirir de gelen elçiye iman edip onu desteklerlerse “birr”i gerçekleştirmiş olacaklardır. Surenin 146. ayeti kıblenin değişeceği konusundaki bilgilerinin ne kadar kesin olduğunu da gözler önüne sermektedir:

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Kendilerine Kitap verdiklerimiz bunu (Kâbe’nin tekrar kıble olacağını), kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Ama onların bir takımı bu gerçeği bile bile gizlerler. (Bakara Suresi 2/146)

İşte Bakara Suresi’nin yukarıda okuduğumuz 177. ayetinde geçen “birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi bu duruma işaret ediyor olmalıdır. Yani burada, “önemli olan Kabe’ye veya Beyt-i Makdis’e yönelmeniz değil, Tevrat’ta yazanın tasdik edilmiş olmasıdır” denilmek isteniyor. “Eğer bu tasdiki görür de musaddike uyarsanız “birr” gerçekleşir” denmiş oluyor. O halde İsrailoğulları kıblenin de değişimi ile Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmelerine rağmen konuyu “doğuya ve batıya yönelme”ye indirgemiş ve meselenin özünden uzaklaşarak bahane üretmiş, hedef saptırmaya çalışmış olmalılar. Nitekim yaptıkları anlaşılan bu, “konunun özünden sapma” eylemi de Bakara Suresi 42. Ayette gördüğümüz “hakkı batılla örtme” ifadesi ile örtüşmektedir. Hatta Bakara Suresi 145. ayet de şöyledir:

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

Kendilerine Kitap verilenlere bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan hiç biri diğerinin kıblesine de uymaz.. Sana gelen bu bilgiden sonra onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara karışır gidersin. (Bakara Suresi 2/145)

İşte asıl üzerinde durduğumuz Bakara Suresi 177. ayetteki “Birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi, İsraioğullarının “birr”i özünden saptırma ve sadece kıblenin değiştirilmesi bağlamında değerlendirme gayreti içinde olduklarını vurguluyor olmalıdır. Oysa “birr”i gerçekleştirmenin, Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik eden o bekledikleri kitap olmasıyla, dolayısıyla “ısr” yükü ile olan ilişkisini görmeleri gerektiğini belirtmektedir. Nitekim ayetin devamında “birr”in ne olduğu ortaya konurken aslında yine (yazımızın başında gördüğümüz, Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanan) “ısr” yükünün muhtevası anlatılmaktadır. Şöyle ki;

وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ (İyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır): “Birr” imanla, yani ayette sayılanlara inanıp güvenme ile ilgili bir kavramdır. Nitekim Al-i İmran Suresi 81. ayette de gelecek musaddik elçiye ve dolayısıyla tebliğine iman sözü alınmıştır. Ayette rasuller yerine “nebilere iman” vurgusunun yapılması da tesbitimiz açısından önemlidir. Zira “ısr” yükünün kalkması için ellerindeki kitabı tasdik edecek yeni bir nebi gelmesi yani yeni bir vahiy indirilmiş olması gerekir.[17] Yine kitaplar yerine Kitab’a (el-kitab) imandan bahsedilmesi aralarında tasdik ilişkisi bulunan tek bir vahye dikkat çekmek için olmalıdır. Ya da önceki kitapları tasdik ve nesh ederek onları da koruması altına alan (musaddik ve müheymin) Kur’an’dan[18], bekledikleri “o” kitaptan bahsediliyor olmalıdır.

 

وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ (Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir): Çok sevilmesine rağmen malın belirtilen yerlere harcanması Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelen elçiye yardımın seviyesini ve içeriğini belirtmektedir.

وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ (Namazı tam kılar ve zekâtı verir): Gelen elçiye ve getirdiğine imanın bireysel ve toplumsal göstergesi olması bakımından önemlidir.

وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُو (Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler): Al-i İmran Suresi 81. ayetle alınan söz ve o sözün tutulmasına atıf, ayetin bu bölümünde karşımıza çıkıyor. “Birr” kavramını tanımladığını söylediğimiz Bakara Suresi 40. ayetten Birr’in bu özelliğini biliyoruz. Ayrıca “birr” kelimesinin anlam dünyası içinde yer alan “sıdk”ı da hatırlayalım. Böylece ayette “birr” kavramının “ısr” sözünü tutmak ile ilgili bu terim anlamını bir kez daha kelime anlamıyla irtibatlandırmış oluyoruz.

وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ (Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar): Elçiye yardımın her şart ve koşulda olması gerekir. Bakara Suresi 40. ayetteki sadece Allah’tan korkmak ancak bu şekilde olur.

أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır): Böylece Bakara Suresi 41. ayetten sonra bir kez daha “birr” kavramı takva ile ilişkilendiriliyor. Kur’an’da muttaki yani takva sahibi olanlar, çok sayıda ayette, yeni bir nebi beklentisi içinde olup kendilerini onu ıskalamaktan koruyan, dikkatli ve müteyakkız bir beklenti içinde olanları ifade etmektedir.[19] Ayrıca “birr” kelimesindeki “sıdk” yani sözünde doğruluk anlamını bir kez daha hatırlarsak bu ayette “birr”i gerçekleştirenlerin de aynı kelimeyle (sadaku) tanımlandıklarını görmemiz mümkün olur.

“Birr” kelimesinin terim anlamı olarak tesbit ettiğimiz “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” şeklindeki manayı destekleyen başka bir ayet de kelimenin geçtiği Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetidir. Aslında konu bütünlüğünün görülmesi açısından 86. ayetten itibaren okunması gerekir. Biz yazımızın hacmini göz önünde bulundurarak sadece 86. ve 92. ayetleri göreceğiz:

كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


İnanıp güvendikten sonra âyeti görmezlikten gelen (kâfir olan) bir topluluğu Allah yola getirir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelmiş ve onun gerçekten Allah’ın Elçisi olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Al-i İmran Suresi 3/86)

Ayette, gelen elçinin Allah’ın elçisi olduğuna şahit olacak şekilde kesin bir kanaate sahip oldukları yine üstüne basa basa vurgulanıyor. Böylesine kesin bir bilginin sebebi elbette elçinin ellerindeki kitabı tasdik ediyor olmasındandır. Diğer bir deyişle surenin 81. ayetinde bahsedilen “musaddik rasul” gelmiş ve “ısr” yükümlülüğünü yerine getirerek bu yükten kurtulma yani “birr”i gerçekleştirme zamanı gelmiştir. O halde artık 92. ayete geçebiliriz:

لَن تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُوا مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Sevdiğiniz şeylerden hayra harcamadıkça “Birr”e kavuşamazsınız. Yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır” (Al-i İmran Suresi 3/92)

Al-i İmran 81. ayette bahsedilen “ısr” yükünün gelecek nebiye yardım etmekle ilgili bölümü bu ayette “sevilen şeyin infak edilmesi” olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Bakara Suresi 177. ayette de aynı konu, “mala olan sevgisine rağmen harcayan” şeklinde ifade edilmişti. Ayetten sanki İsrailoğullarının mallarından önemsiz, hiçbir yaraya merhem olmayan harcamalar yaparak kendilerini rahatlatmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu şekilde “birr”e nail olamazsınız dendiğine göre “birr”e nail olmak gibi bir amaç güttükleri ortadadır. Yani “ısr” yükünden kurtulmak zorunda olduklarını çok iyi bilmektedirler. Ancak bunu göstermelik olarak yaptıkları ve ayetin sonundaki ifadeye göre Allah’ı kandırmaya çalıştıkları da ortadadır. Ayrıca ayetin devamı da İsrailoğullarının tasdiki gördükleri halde nasıl işi yokuşa sürdüklerini göstermesi bakımından önemlidir:

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّـهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

(Yahudiler dediler ki) Tevrat indirilmeden İsrail’in (Yakub’un), kendine haram ettikleri dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki “İddianızda haklıysanız Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.” Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanlarını Allah’a mal edenler yanlış yaparlar. (Al-i İmran Suresi 3/93-94)

Kur’an’ın En’am Suresi 146. ayetinde Yahudilere haram kılınmış olanlar sayılmaktadır. Yukarıdaki Al-i İmran Suresi’nin ayetlerinden de bu sayılanların Tevrat’ta yazılanlarla aynı olduğunu yani Kur’an’ın Tevrat’ı bu konuda da tasdik ettiğini gören kişilerin kendi uydurdukları bilgilerle işi yokuşa sürdükleri anlaşılıyor. Yani bir kez daha Bakara Suresi 42. ayette belirtildiği gibi hakka batıl süsü vermektedirler. Dolayısıyla yukarıdaki ayetlerde Rabbimiz bu tavırla “birr”e ulaşamayacaklarını, hem sevdikleri maldan harcayıp elçiye destek olmadan hem de tasdiki görüp Kur’an’a ve gelen elçiye uymadan “ısr” yükünü üzerlerinden atamayacaklarını belirtmiş olmaktadır.

“El-birr” kelimesinin, ortaya koymaya çalıştığımız terim anlamına destek verdiğini düşündüğümüz bir diğer ayet de şöyledir:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. “Birr”, evlere arkalarından girmeniz değildir. “Birr”, Allah’tan çekinerek kendini koruyanın yaptığıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’tan çekinip korunun ki umduğunuza kavuşasınız”. (Bakara Suresi 2/189)

Bakara Suresi’nin bu ayetini 183. ayetten itibaren okuduğumuzda görüyoruz ki oruçla ilgili hükümler, “sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” şeklinde başlıyor, daha sonra birkaç değişiklik bildirilerek oruç ibadeti ile ilgili tüm detaylar anlatılıyor. Böylelikle İsrailoğulları, oruçla ilgili hükümlerin kendi kitaplarında olanı tasdik ettiğini, yapılan değişikliklerin de bir takım konularda kolaylıklar sağlayarak hayırlısı ile nesh şeklinde olduğunu yakinen görmüş oluyorlar. Buna rağmen, tıpkı kıble konusunda işi yokuşa sürdükleri gibi burada da hilaller hakkında konuyla ilgisi olmayan ve hiçbir işlerine yaramayacak gereksiz bilgiler almaya çalışıyorlar. Zira ayette yüce Allah, hilaller hakkında gerekli olan kadar bilgiyi verdikten sonra hemen “birr”e vurgu yapıyor. Yani adeta şunu ifade ediyor; “Sizin derdiniz hilaller değil, gerçeği net bir şekilde gördünüz. Kitabınızdaki bilgiler tasdik ve nesh edildi. Eğer gereğini yaparsanız “birr”e ulaşacaksınız. Yani “ısr” yükünü üzerinizden atacak ve yeni nebiye uyacaksınız. Ancak siz evlere arkasından girer gibi konuyu başka yerlere çekiyor, odak noktasından uzaklaştırıyorsunuz.” Zira burada yaptıkları hedef saptırma da yine Bakara Suresi 42. ayette sözü edilen “hakkı batıl ile giydirme” eylemidir.

Ayetin sonunda yine takvaya vurgu yapılması, tezimizi desteklemektedir. Ayrıca ayette “birr” ile takva arasındaki ilişki ortaya konurken ilginç bir üslup kullanılıyor: “birr takvadır” yerine “birr takva eden kişinin yaptığıdır” (الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى) buyruluyor. Burada yapılan eyleme dikkat çekilmesi önemlidir. Adeta “takva da birr’i gerçekleştimek üzere hareket eden kişinin fiilidir” şeklinde, takva eyleminin içeriğine işaret eden bir tanım göze çarpmaktadır.

“El-birr” ifadesinin kullanıldığı şu ayet tezimizi destekleyen en önemli ayetlerden biridir:

رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ


“Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “Ebrar”ın yanına al.” (Al-i İmran Suresi 3/193)

“Ebrar” kelimesi “Birr”i gerçekleştirmiş olan kişiler anlamına gelmektedir. Ayette ruhlarının “ebrar” olanlarla birlikte alınması için dua edenlerin bunun için öne sürdükleri sebep tam da anlatmaya çalıştığımız konuyu tanımlamaktadır. Bu kişiler kendilerini Rablerine güvenmeye (الإيمان) çağıran kişiye uymuş yani “birr”i gerçekleştirmiş kişilerdir. Bu sebeple artık özel bir isimleri vardır: “Ebrar”. Ayetin son bölümünden anlıyoruz ki bu kişilerden önce başka “ebrar” olanlar da olmuştur. Bu da çok doğaldır, zira Allah’ın gönderdiği tüm kitaplar arasında benzer bir tasdik ilişkisi bulunmaktadır. Mesela Maide Suresi 46 ve Tahrim Suresi 12. ayetlere göre, İsa Aleyhisselam’ın bizzat kendisi, olağanüstü doğumundan dolayı, Tevrat’ı tasdik etmektedir. Yani Tevrat’ta İsa Aleyhisselam’ın doğumu ilgili bilgiler olmak zorundadır. Ayrıca İncil’in kendisi de yine aynı ayete göre Tevrat’ı tasdik eder. Dolayısıyla tüm kitaplarda bir sonra gelecek olan elçiye ve vahye dair bilgiler bulunur ve yeni gelen vahiyler bu bilgileri gerçekleştirerek tasdik ederler. Dolayısıyla Kur’an’dan önceki tüm kitaplarla ilgili olarak bir “ısr” yükünden ve onun gerçekleştirilmesi anlamında “birr” olgusundan bahsetmek mümkündür. Bunu gerçekleştirenler de “ebrar” olarak ölmüşlerdir.

Ayrıca ayette geçen “o iman” (الإيمان – el-iman) ifadesi Bakara Suresi 177. ayette sıralanmış olan iman edilmesi gereken şeyleri kastediyor olmalıdır.[20] Ayetin içeriğindeki duayı zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim.

Yazımızın başında “el-Berr” kelimesinin sadece bir tek ayette Allah’ın isimlerinden biri olarak geçtiğini belirtmiştik. O ayet Tur Suresi 28. ayettir. Ancak ayetin ilgili olduğu konu 17. ayetten itibaren anlatılmaktadır:

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ

“Kendini korumuş olanlar (muttakiler) bahçelerde ve nimetler içinde.” (Tur Suresi 52/17)

Bundan sonraki ayetlerde muttakilerin yani “takva” sahiplerinin cennette alacakları ikramlar anlatıldıktan sonra 28. ayet gelmektedir:

إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ

“Daha önce de hep O’na “dua” ederdik. Çünkü O Berr’dir ve Rahim’dir.” (Tur Suresi 52/28)

Allah’ın “el-Berr” ismi ile geçtiği bu tek ayette geçmişte dua ettiklerinden bahsedilenler 17. ayette de gördüğümüz gibi “takva” sahibi olan (muttaki) kişilerdir. Yani “ısr” yükünden dolayı beklenti içinde yaşamış kişilerdir. Bir önceki ayetimiz olan Al-i İmran Suresi 193. ayette ise “ebrar” olanlarla yani “birr”i gerçekleştirmiş olanlarla birlikte ölmek isteyen kişilerin şu duaları yer almaktaydı: “Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “ebrar”ın yanına al”. İki ayet arasında “birr” kelimesi ile kökteş olan “el-Berr” ve “ebrar” kelimeleri vasıtasıyla bir ilgi kurulmuştur. Yani “birr”i gerçekleştirip cennette “ebrar”ın arasında bulunmak için dua edenler elbette muttaki yani “ısr” yükünü atmak için yeni nebiyi bekleyen takva sahibi kişilerdir. İşte Tur 28’de de bu duayı ettiklerini söyleyen o kişilere, alacakları o “geniş” karşılığı verecek olan “el-Berr” olan Allah’tır.

Takvalı olan yani tasdik sistemini bilip değerlendirmeye alan ve “ısr” sözünü tutarak “birr”i yerine getirenler manasındaki “ebrar” kelimesinin geçtiği tüm ayetler ahiretle ve cennettekilerle ilgilidir:

لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ

“Rablerinden çekinerek korunanları (takvalı olanları) ise içlerinden ırmaklar akan bahçeler beklemektedir. Ölmemek ve Rableri tarafından ağırlanmak üzere oraya gireceklerdir. Allah katında “Ebrar” için hazırlanan her şey mükemmeldir.” (Al-i İmran 3/198)

Bu kişiler dünyada “birr”i gerçekleştiren yani gelen yeni elçiye getirdiği kitabın ellerindekini tasdik edici olduğunu görerek uyan, Allah’a verdikleri sözü tutmuş olan kişilerdir. Hayatlarını bu şekilde tamamlamaları halinde cennette nimetler içerisinde olacaklardır:

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا

“(Ahirette) kâfur katkılı sular “Ebrar”a bir bardakla sunulur.” (İnsan Suresi 76/5)

Hatırlanacağı üzere yazımızın başında “birr” kelimesinin sözlük anlamını araştırırken Maide Suresi 2 ve Mücadele Suresi 9. ayetlerinden bahsetmiştik. Bu ayetlerde “birr” ve “takva” kelimelerinin zıt ifadeleri olarak “ism” (günah) ve “udvan” (düşmanlık) ifadeleri geçiyordu. Yani kelimenin anlamı, zıt anlamları verilerek Rabbimiz tarafından ortaya konmuştu. Rabbimiz bu iki kelimenin (ism ve udvan) farklı formlarını birarada kullandığı bir başka ayette de bu kez “birr”in terim anlamının zıddını anlatmakta ve böylelikle kavram olarak “birr”i doğru anlayıp anlamadığımızın sağlamasını yapmamıza imkan vermektedir. Şöyle ki;

وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ

“Saldırgan (aşırılık yapan – mu’ted – معتد) ve günaha düşkün (esim – الأثيم) olandan başkası o günü yalan saymaz.” (Mutaffifin Suresi 83/12)

Ayetin devamında, Allah’ın ayetlerini duyunca önceki kitaplarla ilgisini kuran ancak bunu “öncekilerin satırlarında olanlar” şeklinde alaya alanlardan bahsedilmektedir:

إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

“Böyle birine âyetlerimiz okunduğu zaman “bunlar öncekilerin satırları!” der.” (Mutaffifin Suresi 83/13)

Sonraki ayetlerde de bu kişilerin ahirette karşı karşıya kalacakları durumlar anlatıldıktan sonra konumuzla ilgili olan şu ayet gelmektedir:

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ

“Sakın ha! Dikkatli olun. “Ebrar”ın kaydı da İlliyyûn’da tutulmaktadır.” (Mutaffifin Suresi 83/18)

Önceki kitapları bilen ancak Kur’an’ı görünce aradaki bağlantıyı “öncekilerin satırlarında yazanlar” şeklinde küçümseyerek kurup tasdik ilişkisini görmezlik edenler surenin 11-17. ayetleri arasında konu edilmektedir. 18. ayette ise tutumlarını tam tersi şekilde takınan kişiler için “ebrar” (birr sahipleri) ifadesi kullanılmaktadır. Demek ki “ebrar” olanlar tasdik ilişkisini kurup Kur’an’a uyarak elçiye yardım eden yani üzerlerindeki “ısr” sorumluluğunu yerine getirmiş kişilerdir. Bu da yazımızda konu edindiğimiz “birr” kavramının Kur’an’daki terim anlamını teyid eden bir durumdur.

Aynı surede “ebrar” ifadesi bir kez daha kullanılmakta ve bu kişilerin gösterdikleri bu dürüst tutumun karşılığını alacakları bildirilmektedir:

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ

““Ebrar”, nimetler içinde olurlar.” (Mutaffifin Suresi 83/22)[21]

Çalışmamıza ilgi gösterenler için görülmeye değer bir not olarak şunu da ekleyelim: Mutaffifin Suresi 7. ve 18. ayetlerde “ebrar” ifadesinin zıddı olarak “füccar” kelimesi kullanılmaktadır. Aynı zıtlık İnfitar Suresi’nin 13 ve 14. ayetlerinde de çok barizdir. “Füccar” kişiler ise Sad Suresi’nin 28. ayetinde “muttaki (takva sahibi) olmayanlar” olarak tanımlanmaktadır. Bu da “birr” kavramı için tesbit ettiğimiz tanımı destekleyen bir durumdur.

Sonuç olarak genel anlamda iyilik olarak bilinen “birr” kelimesi içerdiği “genişleme”, “sıdk” ve “itaat” anlamlarının tamamını Rabbimizin “el-birr” olarak kullandığı özel kavramda barındırmaktadır. Buna göre “birr”, ehl-i kitap olan kişilerin kendi kitaplarına iman etmek suretiyle Allah’a vermiş oldukları sözü tutarak, yüklendikleri “ısr” yükünden kurtulmaları anlamındadır. Kelimenin bünyesinde taşıdığı “sıdk” anlamı bu şekilde yerini bulmaktadır. “Isr” yükünü üzerinden atmanın yani “birr”i gerçekleştirmenin şartlarından biri olan musaddik rasule inanma ve yardımcı olma görevi de kelimenin “itaat” anlamı ile örtüşmektedir. “Birr”i gerçekleştirecek olanlar, ehl-i kitabın alim ve önder kişileri olacaklarından onların bu tavrı kendilerini önder kabul eden kitleleri de buna mecbur bırakacak ve bir anda büyük kitleler yeni elçiye iman ederek uyacaklardır. İşte bünyesinde barındırdığı “genişleme” anlamı da “birr”in hayata geçirilmesinin sonucunda ortaya çıkacak olan bu büyük etkisi ile uyumludur. Ayrıca “birr”in gerçekleştirilmemesinin de günah olarak nitelendiğini ilgili ayetlerle görmüştük. O halde “birr”i gerçekleştirmeyen önder ve alim kişiler kendilerini takip eden kitlelerin günahlarını (ism) da üstlenmek gibi bir durumla karşı karşıyadırlar diyebiliriz. Nitekim bu durumu Rasulullah’ın Herakliyus’a gönderdiği mektubun metninde “ism” kelimesi ile görüyoruz. Rasulullah mektupta Herakliyus’u İslam’a davet ettikten sonra eğer bu daveti kabul etmezse yönetimi altında bulunan Aryusi’lerin günahını da üstleneceğini belirtmektedir. İlgili bölümün orijinal metni ve çevirisi şöyledir:

فإن توليت فعليك إثم الأريسيين

“…ama eğer kaçınırsan, Aryusilerin günahı (ism) da senin üzerine olacaktır.”[22]

Mektupta bahsedilen Aryusiler “ısr” yükünü bilen, gelecek nebiyi beklemekte olan ehl-i kitaptan bir topluluk olmalıdır.

Birr kavramının bugüne kadar olduğu gibi bugün de “iyilik” olarak anlaşılmasına mani bir durum elbette yoktur. Ancak kelimeyi kavramlaştıran Rabbimizin ona yüklediği özel terim anlamını görmemiz ve kavramın Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tasdiki bağlamındaki önemini kavramamız gerekir. Böylelikle bugün hala gelecek nebiyi (mehdi – mesih – İsa beklentisi) beklemekte olan toplumların bekledikleri kişinin çoktan geldiğini, onun Muhammmed Aleyhisselam olduğunu, bu kavramlar üzerinden anlatmamız ve doğru bir tebliğ yapmamız mümkün olacaktır.

Allah en doğrusunu bilir.

Erdem Uygan

[1] Aynı sözün İsrailoğullarından da alındığı ile ilgili olarak bkz: Maide Suresi 5/12

[2] Maide Suresi 5/92, En’am Suresi 6/59-63-97, Yunus Suresi 10/22, İsra Suresi 17/67-68-70, Neml Suresi 27/23, Ankebut Suresi 29/65, Rum Suresi 30/41, Lokman Suresi 31/32

[3] Lexicon c:1, s:176 – 178

[4] Lexicon c:1, s:176 – 178

[5] Lexicon c:1, s:176 – 178

[6] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

[7] Ragıp el-İsfahani’nin ifadesi şöyledir: ويستعمل البر في الصدق لكونه بعض الخير المتوسع فيه

[8] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

[9] Bakara Sures 2/44-177-189, Al-i İmran Suresi 3/92, Maide Suresi 5/2, Mücadele Suresi 58/9

[10] Tur Suresi 52/28

[11] Al-i İmran Suresi 3/193-198, İnsan Suresi 76/5, İnfitar Suresi 82/13, Mutaffifin Suresi 83/18-22

[12] Abese Suresi 80/16

[13] Mümtahine Suresi 60/8, Bakara Suresi 2/224

[14] Meryem Suresi 19/14-32

[15] Hadid Suresi 57/28, bu konuda bkz. Kur’an’ı Anlama Usulü – Dr. Fatih Orum Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2. baskı – s:152-164

[16] Bkz. Hud Suresi 11/1-2. ayetler

[17] Nitekim iman edilmesi gerekenleri sayan diğer 2 ayette (Nisa 136 ve Bakara 285) nebilere değil rasullere imandan bahsedilir. Çünkü bu iki ayette de hitap zaten üzerlerinde herhangi bir ısr yükü bulunmayan “mümin”leredir. Burada da rasul ifadesi kullanılmış olsaydı yeni bir kitap indirilmesi şart olmaz, zaten mevcut olan kitabı tebliğ eden bir elçi anlaşılabilirdi. Nebi ve Rasul kavramları için bkz: Dr. Fatih Orum – “Kur’an’ın Öğretiği Kavramlar Serisi – Nebi ve Rasul” – Süleymaniye Vakfı Yayınları

[18] Maide Suresi 5/48

[19] Hadid Suresi

[20] Nitekim kıblenin tahvili konusunda Bakara Suresi 143. ayette geçen إيمانكم ifadesi de yine 177. ayette sayılanlara atıf olsa gerektir.

[21] Benzer bir ayet için bkz: (İnfitar Suresi 82/13)

[22] Hz. Peygamber’in Altı Orijinal Diplomatik Mektubu – s:112 – Prof. Dr. Muhammed Hamidullah – Beyan Yayınları – 1998