Sen De Mi ParalelDin?

Home/Yazılar/Kur'an'la Bakış/Sen De Mi ParalelDin?

Paralel terimi geometride “uzunlukları boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre olan durumları”nı anlatır. Kelime devlet için kullanıldığında ise meşru devlet yapılanmasının içine sızan ve onun imkanlarını kullanarak yerini almaya çalışan habis bir oluşum anlamını kazanmıştır. Bu tür bir oluşum kendini ve amacını gizlemek ve devletin içine sızmak için dini kullanmak zorundadır. Çünkü insanların akıllarını çalıştırmayı gönüllü olarak bıraktıkları tek alan dindir. Bu da dinlerin, siyasi güçlerin çıkarına olarak, birer dogma haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

Yüce Allah bir tek din indirmiştir. O da Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçerli olan ve Rabbimizin adını “İslam” olarak belirlediği dindir.[1] Tüm kuralları Allah tarafından belirlenmiş ve açıklanmış, nebileri tarafından da insanlara ulaştırılmış bir tek din olduğuna göre mevcut diğer dinlerin tamamı Allah’ın dininin yerini almak için tek gerçek dinin içine sızmış habis oluşumlar yani paralel dinlerdir. Kısacası devlet için kullanılan paralel isimlendirmesi aynı şekilde din için hatta öncelikle onun için kullanılabilir. Bu dini oluşumların siyasi bir güç elde etme veya yönetime sızma amacıyla kullanılmıyor olmaları kendilerinin paralel din oldukları gerçeğini değiştirmez. Paralellikleri Allah’ın dini olmamalarına rağmen öyleymiş izlenimi verilmesi sebebiyledir:

“Kim İslam’dan[2] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenler içinde olur.” (Âl-i İmrân 3/85)

İnsanların kitleler halinde sömürülüp yönetilmeleri, diğer bir deyişle köleleştirilmeleri için Allah’ın dini oldukları iddia edilen paralel dinler oluşturulması gerekmektedir. Bu sebeple paralel dinler, tarihin her döneminde iktidarlar tarafından desteklenerek köle toplumlar oluşturmada kullanılmışlardır. Bu dinler Allah’ın dini olmadıkları için de insanlığa hiçbir zaman fayda ve mutluluk getirmemiş, daima kaos, düşmanlık ve perişanlığın kaynağı olmuşlardır. Zaten hürriyeti elinden alınmış toplumlarda mutluluktan söz edilemez. Mutlu köle olmaz.

Nitekim Firavun ve onun devlet büyükleri, kendilerine gönderilen Musa ve Harun Aleyhimesselamın, aslında iktidarlarını ele geçirmenin peşinde olduklarını düşünmüşlerdi. Çünkü Firavun ve yanındaki devletliler, oluşturdukları paralel dinlerini, halkın üzerinde kendi hakimiyetlerini kurup onları kendilerine kul etmek için kullanıyorlardı. Zaten eğer amacınız insanları köleleştirmek değilse Allah’ın dinini bozup paralel bir din oluşturmanız anlamsızdır:

Sonra onların ardından da Musa’yı ve Harun’u, âyetlerimizle birlikte Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da büyüklenmişlerdi. Zaten bir suçlular topluluğu idiler. (Yunus 10/75)

Dediler ki “Atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus 10/78)

Ayette dikkatimizi çeken bir durum da firavun toplumunun paralel dininin, atalarından gördükleri din olmasıdır. Üstelik firavun ve avanesi “atalarımızdan gördüğümüz yol” ifadesini yollarının doğru yol olduğuna delil olarak kullanmakta ve böylece halkı etkileme yoluna gitmektedirler. Bu da paralel dini meşrulaştırmak ve gerçek dinmiş gibi göstermek için baş vurulan en etkili yoldur ve geniş kitleler “atalarımızın dini” söylemiyle kandırılmaktadırlar. Oysa içinde doğduğumuz topumun dini ve din adına sergiledikleri uygulamaları, onun Allah’ın dini olduğunu göstermez. Bugün yeryüzünde hangi toplumda dünyaya gelirsek gelelim sorgulamadan kabul edeceğimiz bütün dinler paralel din olacaktır. Çünkü yeryüzünde an itibariyle Kur’an’ın hakim olduğu bir coğrafyadan bahsetmemiz mümkün değildir. Bu da demektir ki atalarımızın ve mensup olduğumuz toplumun dini otomatik olarak paralel dindir. Dolayısıyla sorgulanması ve Allah’ın kitabına uygun olmadığı için derhal terk edilmesi gerekir:

Onlara “Allah’ın indirdiğine, Elçinin getirdiğine gelin!” dense, ”Atalarımızdan gelen bize yeter!” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ne olacak? Ey inanıp güvenenler (müminler)! Siz kendinizden sorumlusunuz, doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir. [3] (Mâide 5/104-105)

Herhangi bir insanın ya da kurumun iddiasını ve uygulamasını Allah’ın dini olarak kabul ettiğimizde aslında gerçek dine paralel, uydurma bir dini yaşamaya başlamış oluruz. Böyle bir durumda Allah’ın o konudaki gerçek hükmünü göz ardı ettiğimiz yani üzerini örttüğümüz için “kafir”, Allah’ın hükmü yerine bir insanın –ki bu kendimiz de olabiliriz- ya da kurumun görüşünü din saydığımız yani onu Allah ile aramıza koyduğumuz için de “müşrik” olarak adlandırılırız. Bu adlandırmalar insanlar tarafından değil, Allah’ın kitabı tarafından yapılmaktadır. Yaygın kanının aksine kafir ve müşrik ifadeleri birer hakaret değil, Allah’ın kitabında detaylıca açıkladığı ve örneklendirdiği temel kavramlardır. Bizi Allah’ın kitabında yaptığı tanımlara göre kafir ya da müşrik yapan şey, fiillerimizdir. Gerekli yanlışları yapıyorsak herhangi bir insanın bize kafir demesine gerek olmaksızın o tanıma gireriz. Kafir olabilmemiz için doğruları ve gerçekleri bilmemiz ve onları görmezden gelmemiz gerekir:

Kendilerine açık belgeler gelmiş, Allah’ın Kitabının[4] hak olduğuna şahit olarak inanıp güvenmiş sonra âyetleri görmezlikten gelmiş (kâfir olmuş) bir topluluğu hiç Allah yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

Kısacası bir tür dışlama ve ötekileştirme olarak anlaşılan ve kullanılan “tekfir etme”, gerçekte bir statü belirlemeden başka bir şey değildir ve insanların iddialarıyla değil, bizzat Kur’an’ın belirlediği ölçülere uyulup uyulmadığı ile ortaya çıkar. Yani bizim birilerine kafir veya müşrik dememizin de bir önemi yoktur. Herkes kendisinin hangi kategoriye girdiğini Allah’ın kitabını ölçü alarak belirleyebilir. Kur’an, “dünya hayatı”, yani “hemen yanıbaşımızdaki yakın menfaatimizi”, diğer bir deyişle “maslahatı” Ahiret hayatına, yani Rabbimizin belirlediği evrensel doğrulara tercih ediyorsak bizi “kafir” olarak tanımlamaktadır:

O kafirlerin, suçlarıyla sıkı sıkıya bağlı olan azaptan dolayı çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, anlaşılamaz eğrilikler oluşturarak Allah yolundan  çekilen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

 

Günümüzün Gözde Paralel Dinlerinden Bazıları:

Dinin temel kavramlarını Kur’an’dan öğrenerek etrafımızda yaşanan dine baktığımız zaman, paralel dinin ne kadar yaygın ve ne kadar çeşitli olduğunu rahatça görmeye başlarız. Hatta bizim hiç tahmin etmeyeceğimiz uygulamaların bile birer paralel din dayatması olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu yazımızda bu paralel dinlerin en çok tutulanlarından ve onların Kur’an’a aykırılığı en bariz olan söylemlerinden kısa örnekler görmeye çalışacağız. Böylelikle umarız ki; bu dinlerden birinin mensubu olduğu halde hala doğru yolda olduğunu sanan kardeşlerimizi uyarma ve daha da önemlisi kendimizi kontrol edip fabrika ayarlarımıza döndürme fırsatını değerlendirmiş oluruz:

 

– Paralel Dinler Olarak Mezhepler:

Müslümanlar mezhepleri ve onların İslam’a yüzde yüz aykırı uygulamalarını, Allah’ın kitabı ellerinde olmasına rağmen, paralel dinler olarak benimsemişler ve bölünmüşlerdir. Oysa yukarıdan itibaren yaptığımız tüm tanımlamaları ortaya koyan aşağıdaki ayetlerde bunu yapmamaları için Rabbimiz tarafından uyarılmışlardır:

Dinlerini (Kitap’tan) ayıran ve farklı birlikler (mezhepler) oluşturanlardan olmayın. Her cemaat/mezhep kendinde olanla övünüp durur. Bu insanlara bir zarar gelse dönüp Rablerine yalvarırlar. Sonra onlara iyiliğinden tattırsa bakarsınki bir kısmı, Rablerine ortak koşuyorlar. Bunu, bizim verdiğimizi gizlemek için yaparlar. Keyfini sürün bakalım; yakında öğrenirsiniz. (Rum 30/32-34)

Bu ayetlerde, insanların gördükleri zarardan sonra Allah’ın ikramı geldiğinde tekrar O’na ortak koşmaları konusuna dikkat etmemiz gerekir. Müşrik sayılmalarının gerekçesi ayette çok açıktır: Allah’ın verdiğini, yani kitabını gizlemek için kendi kurguları olan mezheplerine uymak. Yani ayette, insanların, herşey yolunda giderken Allah’ın ayetlerine değil, kendi kurgu mezheplerine uyan kişiler oldukları belirtiliyor ve bu eylemleri “Rablerine ortak koşma” yani “şirk” olarak tanımlanıyor.

Mezheplerin paralel birer din olduklarını görmek için fıkhi uygulamalarının Kur’an’a ne kadar ters olduğunu görmek yeterlidir. Süleymaniye Vakfımızın çalışmalarını takip edenler artık yakinen biliyorlar ki mezheplerin tamamı Kur’an’a rağmen savaş esirlerini köleleştirmeyi, küçük çocukların evlendirilmelerini, sadece sözle birkaç saniyede gerçekleşen boşanmayı, kadınların dövülebileceğini ve daha birçok Kur’an’a ve dolayısıyla fıtrata aykırı hükmü din haline getirmişlerdir. Kur’an’a taban tabana zıt bu uygulamalar elbette İslam olamazlar. Dolayısıyla paralel dinlerin uygulamaları olarak görülmek zorundadırlar. 

 

– Tasavvuf Paralel Dini:

Günümüzde en yaygın paralel dinlerden biri de “tasavvuf” adını taşımaktadır. Öyle ki tasavvuf ismi neredeyse İslamla özdeşleşmiştir. Hatta pek çok insanın tasavvuf sayesinde müslüman olduğu, günümüzde İslam’ın tasavvuf sayesinde yayıldığı iddia edilir. Ancak o yayılanın kesinlikle İslam olmadığını söylemek için büyük bir uğraşa gerek yoktur.

Yukarıda kısaca değindiğimiz şirk kavramını biraz daha detaylandırmak gerekirse; şirk tevbe etmeden ölündüğü takdirde asla affedilmeyecek tek ve en büyük günahtır. Allah’ın tüm kitaplarının ana konusu şirkle mücadeledir. Şirk Allah’a inanmamak değil, Allah’ın uzak olduğuna, O’na yaklaşabilmek için aracı kişi ve/veya kurumlara ihtiyaç olduğuna inanmak ve Allah’a ait özelliklerin O’ndan başkalarında da olduğunu iddia etmektir. Bu durumda insan, direkt Allah’tan yardım istemek ve O’nun sözünü tek ve mutlak gerçek kabul etmek yerine, arada başkalarını şefaatçi, yardımcı, kurtarıcı kabul edip bunların iddialarını din sayacaktır.

Tasavvufun bu en temel konudaki sabıkaları saymakla bitmez. Bu paralel dinin dokunulmaz kabul edilen büyük alimlerinin (!) kitaplarını okuduğumuzda İslam’ın en temel akidesi olan tevhidin nasıl yerle bir edildiğini ve Allah’ın dininin nasıl tam bir şirk dini haline getirildiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Yeterki meseleye Kur’an’ı bilerek yaklaşalım. Mesela bu paralel dinin önemli isimlerinden Gazali’ye göre evliya kabul edilen kişiler, nebiler gibi Allah’tan kendi iradeleri dışında bilgi alırlar:

“Bu bakımdan evliyâ ile enbiyânın ilimleriyle ulema ile hükemânın ilimleri arasındaki fark şudur: Evliyânın ve enbiyânın ilimleri kalbin dahilinden gelir, melekût âlemine açılan kapıdan gelir. Hikmet ilmi ise, duyuların kapılarından gelir.”[5]

Ancak Gazali’ye göre evliya (veliler) enbiyadan (nebilerden) daha üstündür çünkü ilimlerini direkt Allah’tan alırlar, nebilerse vahiy meleğine ihtiyaç duyarlar:

“…delilsiz ve öğrenmeksizin kalbe ilka edilen ilim, kulun nasıl ve nereden kendisine verildiğini bilmediği ve kendisinden istifade ettiği sebebe muttalî olduğu kısımlara ayrılmaktadır. O sebep de ilmi kalbe ilka eden meleğin müşahedesidir. Birincisine ‘ilham’ ve ‘kalbe üflemek’ adı verilir. İkincisine ‘vahy’ denir. Vahy sadece peygamberlere mahsustur. Birincisi ise evliyâya mahsustur.”[6]

Tasavvuf adı verilen paralel dinin, gerek tanınma gerekse akideyi bozmada sınır tanımama bakımından en büyük isimlerinden biri de kuşkusuz Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Bu zat, Fütuhat-ı Mekkiyye adlı kitabında kendisinin velilerin sonuncusu olduğunu iddia etmektedir (hatem-ül evliya)[7]. Aynı şahıs bu iddiasını pekiştirdiği ve rüyasında kendisine Rasulullah tarafından verildiğini[8] iddia ettiği bir diğer kitabı olan Füsus-ül Hikem’de ise velilerin sonuncusunu yani kendisini şöyle tarif etmektedir:

“Bundan dolayı resûllerin sonuncusu velî ve resûl ve nebîdir. Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alıcı olan vârisdir ve mertebelerin müşâhede edicisidir. Ve o, şefâat kapısının fethinde Âdem evlâtlarının efendisi ve cemâatin önde olanı olan Muhammed (s.a.v.)’in güzelliklerinden bir güzelliktir.”[9]

Geniş kitleler üzerinde İslam olduğu algısı yaratılmış, oysa Kur’an’a tamamen aykırı bir paralel din olan tasavvufun ne derece şirke batmış olduğunu bu kısa örneklerden dahi görmek mümkündür. Hatta tasavvufun bu büyük alimlerinin (!) eserleri bu ifadelerden çok daha ağır binlercesiyle tıka basa doludur. Tasavvuftaki bu yoğun şirki en açık şekilde görebileceğimiz bir diğer isim de bugün tüm dünyada tanınan Celaleddin Rumi’dir (nam-ı diğer Mevlana). Bu kişinin ortaya koyduğu eserlerde anlattıkları öylesine İslam zannedilmektedir ki herhangi birine karşı çıkmak bile büyük bir kitlenin tepkisini çekmeye yetmektedir. Ne var ki; en bilinen eseri olan Mesnevi’nin internette kolayca bulunabilen önsözü bile asla kabul edilemeyecek ifadelerle doludur. Tıpkı İbn’ül Arabi gibi Celaleddin de bu kitabın kendisine yazdırıldığını iddia etmekte ve insanları bu yolla etkilemeye çalışmaktadır. Fakat biz bir başka eserindeki çok daha ağır ifadelerinden alıntı yapmak istiyoruz: Divan-ı Kebir. Celaleddin bu kitabında Ali radyallahuanh hakkında bakın neler söylüyor:

“Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lahutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o haktan, hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksut yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. İbtidasız (başlangıçsız) evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki o hak ile ebedidir.”[10]

Bizce Paraleldin-i Rumi adını daha çok hak eden bu şahsın yalnızca Allah’ta olan özellikleri Ali (r.a)’a verdiği, açıkça şirk olan ifadeler bu kadarla da kalmıyor. Ne yazık ki insanı okurken bile utandıran şu sözleri de yine aynı kasidede yer alıyor:

“Gene Ali’nin vergisidir ki Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…”[11]

“Dinde evvel o idi, ahir o idi. Allah ile içli dışlı o idi…”[12]

Yazar bu sözlerine karşı çıkılacağını da gayet iyi bildiğinden olsa gerek, şöyle devam ediyor:

“Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme! Bu böyledir. Hakikat budur ki biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.”[13]

Görüldüğü üzere çok saygın oldukları düşünülen isimler gerçekte sınırları aşmada, dinin en temel kavramlarını dinamitlemede ve kendilerini ilahlaştırmada birbirleriyle yarışır haldedirler.

Yavaş yavaş günümüze doğru gelmeye ve tasavvuf adlı paralel dinin diğer büyük (!) isimlerinden alıntılar yapmaya devam edelim. Bunlardan biri de Said Nursi’dir. Kim olduğunu anlatmaya hiç gerek olmayacak kadar meşhur Nursi de evvela geleneği bozmamakta ve Risalelerin kendisine yazdırıldığını iddia etmektedir.[14]

“Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.”[15]

Tasavvuf ve tarikatlara göre evliyalık Allah ile insan arasında bir aracı kurum haline getirilmiştir. Allah dostu anlamında kullanılan veli ifadesi belli şahıslara has kılınır ve bunlar arasında da kutub, gavs, evtad, revasi, nüceba, nükeba gibi mertebelerin bulunduğu hiyerarşik bir yapı olduğu iddia edilir. Bunların kainatta tasarruf sahibi olduklarına, insanlara yardıma koştuklarına inanılır ki böyle bir inanç tam anlamıyla şirktir. Hatta Kur’an’a göre Mekkeli müşrikler bile şirkte bu kadar ileri gitmemiş kainatta tasarruf sahibi olanın sadece Allah olduğunu söylemişlerdir.[16]

Aşağıda Said Nursi’den yapacağımız alıntıda geçen ifadelerin anlaşılması için yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istemeyenler konunun ayrıntısını Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk ile Prof. Dr. İbrahim Sarmış’ın Tasavvuf ve İslam adlı kitaplarına başvurabilirler.

Said Nursi, kendisinin kainatta tasarrufu bulunduğu iddia edilen bu velilerin en büyüğünün bile üzerinde ve ferdiyet yani “bir tek olma” makamında olduğunu Risalelerde şu şekilde dile getirmektedir:

“Risale-i Nur’un manevi kişiliği ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri Ferid (bir tek olma) makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u azamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u azamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben eskiden Risale-i Nur’un manevi kişiliğini (kendimi) o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki gavs-ı azam hem kutub, hem gavs hem de ferdiyet (birlik) makamında olduğundan, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (birlik) makamıyla şereflenmiştir.”[17]

Tasavvuf ve tarikatlardaki velilerin hiyerarşik yapısından ve bunların en üstü olan kutup kavramından kısaca bahsetmiştik. Paralel din yolculuğumuzda artık günümüze gelelim ve Fethullah Gülen’den kutbun ne olduğunu öğrenelim:

“Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir…”

“Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar…”

“O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.”[18]

Görüldüğü gibi, yukarıdaki yazıda ve tüm büyük mutasavvıfların çok değerli kabul edilen kitaplarında anlatılan tasavvuf inancında veliler birer ilahtır. Bu inançlar bu şahısların hepsinde vardır. Günümüzde bu sözde alimlerin bir kısmının diğerlerinden daha iyi olduklarını iddia edenler bulunmaktadır; ancak yazdıklarına bakıldığında bu iddianın aslı olmadığı kolayca ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; Fethullah Gülen neyse Said Nursi de Celaleddin Rumi de İbnul Arabi de odur. İslam’ı bir şirk dini haline getirmede hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Her biri aynı paralel dinin farklı zamanlarda yaşamış liderleridir. Bunu görebilmenin olmazsa olmaz şartı Kur’an’ı biliyor olmaktır. Şirkin ne olduğunu Kur’an’dan değil de bu sözde alimler ve çok sayıdaki benzerlerinden öğrenecek olursak, onların bu anlattıklarının şirk olduğunu görmemiz elbette mümkün olmayacaktır. Bu durum tıpkı daha önce tertemiz bir denizde yüzmemiş bir insanın bataklığı tatil cenneti zannetmesine benzer.

 

– Resmi ve Kurumsal Paralel Din:

Paralel dini, “Kur’an’a aykırı bütün din sayılan inanç ve uygulamalar” olarak tanımladığımız için sadece mezhepler, tasavvuf ve tarikatlarla sınırlı tutmamız doğru olmaz. Bunlara devlete bağlı kurumlar eliyle oluşturulan “resmi” paralel dinler de eklenmelidir. Belki de paralel din kavramının en etkili ve gerçek dini geçersiz kılma açısından en tehlikelisi sırtını devlete dayamış olanlardır. Zira değişen konjonktüre, siyasi  erke ve “maslahata” göre dinin hükümleri çığrından çıkarılabilmektedir. Aslında yukarıdaki maddelerde gördüğümüz mezhep ve tasavvuf dinleri de çoğunlukla bu kurumsal devlet dininin desteğiyle kendilerine hakimiyet alanı bulmaktadırlar. Her ne kadar paralel dinler devletle ters düştüklerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan onların uygulamalarını tenkid eden açıklamalar gelse de arada önemli bir söylem farkı olmadığını görmek çok da zor değildir. Bu sebeple devletin bu resmi kurumu inandırıcılıktan ve samimiyetten hergün biraz daha uzaklaşmaktadır. Mesela; yukarıda Fethullah Gülen’den alıntıladığımız Kur’an’a aykırı söylemlerle bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın aşağıdaki ifadeleri arasında bir fark görmek mümkün değildir:

“Kutup en büyük velidir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kainatta tasarruf sahibidir. Gavs, darda kalındığında sığınılan ve istimdad edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sufiler “yetiş ye gavs” diyerek gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdulkadir Geylani gavs-ı azam lakabıyla ünlüdür.

Ancak bütün bu sığınma ve istimdadlar zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teala’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdırlar.”[19]

Hangi ekolden olurlarsa olsunlar paralel dinlerin ortak özelliği insanı ilahlaştırmak ve Allah ile kul arasında bir takım makamlar uydurarak birilerini veya bazı kurumları o makamlara layık görmektir. Bu durum ne yazık ki Allah’ın ayetlerinin meallerine kadar sokulmuştur. Ülkemizin en tanınmış ilahiyatçıları tarafından hazırlanmış Türkiye Diyanet Vakfı’nın mealinde Bakara Suresinin 30. ayetinin mealinde parantez içinde şu açıklamaya yer verilmiştir:

“Halife, vekil, temsilci demektir. Allah yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.”[20]

Bu açıklamada yer verilen, “insanın yeryüzünde ilahi hükümranlığı kurma görevine sahip olması” iddiası kutup, gavs gibi uydurma makamlara giden yolu sonuna kadar açmaktadır. Oysa ne açıklama gereği duyulan ayet ne de Kur’an’daki herhangi bir ayet buna asla izin vermemektedir. [21]

Bir önceki bölümde Fethullah Gülen’den yaptığımız alıntıda geçen Hakikat-ı Muhammediye ifadesi okurlarımızın dikkatinden kaçmamıştır. Bu terimin ne anlama geldiğini öğrenmek için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Hakikat-ı Muhammediye maddesinden kısa bir bölümü görelim:

“Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir…

Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir.”[22]

Dikkat edilecek olursa bu batıl ve şirk inanç, hiçbir eleştiri yapılmadan, sanki gerçekten dinde yeri varmış gibi yazılmış ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde okurlara sunulmuştur. Bu durumun kabul edilmesi mümkün değildir.

Devletin resmi dini kurumunun eliyle paralel din oluşturulmasının birçok örneği sayılabilir. Mesela her Ramazan’da gündeme gelen imsak vaktindeki bariz hatanın hala Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din diye insanlara sunulması da bir paralel din dayatmasıdır. Bu dayatma da devletin resmi kurumu tarafından, paralel imsakiye dağıtılarak yapılmakta ve Allah’ın hem yarattığı hem de indirdiği ayetler tüm uyarılara rağmen “görmez”den gelinmektedir. Aynı yanlış hergün kılınan yatsı namazı vaktinde de yapılmakta, sabah namazına kadar kılınabileceği de söylenerek yine çok açık ayetlere sırt dönülmektedir. İşte Allah’ın kitabına aykırı paralel dinler böyle oluşturulmakta, paralel dini oluşturan kurumlar da sırtlarını devlete ve dolayısıyla siyasi iktidarlara dayadıklarından, Allah’ın ayetleri ile yapılan uyarıları dikkate alma gereği duymamaktadırlar.

 

– Modernist Paralel Dinler:

Paralel dinlere son bir örneği de bugünün modernist ilahiyatçılarından verelim. Günümüzde Kur’an’a yönelişin özellikle gençler arasında artmasıyla birlikte, bunun önüne geçmek için gereken önlemlerin alınmakta olduğu da görülmektedir. “Kur’an’cı” görünerek, gerçekten Kur’an’a yönelenlerin arasına sızan bir likid grup Kur’an’a kendi deyimleriyle “tarihselci” bir yaklaşımla bakmakta ve Kur’an’daki hükümlerin bugüne hitap etmediğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Onlara göre miladi altıncı yüzyılın Mekke toplumuna inmiş kitabın hükümleri bugün uygulanamaz ve bugün uygulanması gereken dinin hükümlerini de elbette tarihselciler gibi düşünen sözüm ona alimler koyacaklardır. Dolayısıyla bu iddia da yine insan uydurması bir paralel din oluşturmak demektir. [23]

Sanılanın aksine paralel dinin bu çeşidi de tarih boyunca var olagelmiştir ve Kur’an bunun da örneklerini gözler önüne sermektedir. Tarihselciler çok daha ileri giderek Kur’an metninin, “Allah’ın ayetleri” denmesine rağmen, aslında Rasulullah’ın sözlerinden oluştuğunu açıkça dile getirmektedirler. Kur’an’a tarihselci yaklaşımın sözcülerinden sayılabilecek olan Mustafa Öztürk, son çalışmalarından birinde şunları yazabilmektedir:

“Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[24]

“Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[25]

Allah’ın kitabını yeryüzünde etkisiz kılmanın en acıklı çırpınışlarını içeren bu ve benzeri ifadeler tarihselcilik paralel dininin akademisyen ilahiyatçılar tarafından Kur’an’a rağmen hangi akıl almaz noktalara vardırıldığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bugün haşa Allah gibi kitap yazmamız gerektiğini makalelerine yazan da bu paralel dinin akademisyen temsilcilerinden bir başkasıdır.[26]

 

Sonuç:

Geometrideki paralel ifadesi en az iki doğrunun varlığını vurgularken, “paralel din” tabirinde hiç “doğru” yoktur. Aksine, doğru olanı taklide yeltendikleri ve insan uydurması oldukları için paraleldirler. Yine geometrideki paralel iki doğru hiçbir zaman kesişmezler. Ancak paralel dinler müntesiplerini etkileyebilmek, sanki gerçek dinmiş izlenimi verebilmek, diğer bir deyişle doğru dine sızabilmek için Allah’ın dini ile belli konularda kesişmek zorundadırlar. Mesela paralel dinciler ibadetlerini yerine getirmek zorundadırlar ki insanlar üzerinde etki oluşturabilsinler.

Yazımızda paralel din okyanusundan sadece birkaç damlayı gösterebildik. Bu dinlerin paralel olduklarını anlayabilmemiz için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz ve ona sımsıkı sarılmamız gerekir. Onun Allah’ın kitabı olması da büyüklerimizin söylemesiyle değil, bizim kendi çabamızla görmemiz gereken bir durumdur. Ancak bu şekilde ona teslim olabilir ve paralel dinlere karşı teyakkuzda kalabiliriz.[27]

Kur’an’da paralel dinlerin her çeşidinden çok sayıda örnek bulunur ve bu örnekler de gösterir ki, paralel dinlerin ortak özellikleri, belli bir sınıf insan tarafından sıradan halk kitlelerine dayatılmalarıdır. Nebiler ise sadece Allah’tan başka ilah olmadığını tebliğ etmişlerdir. Bu duruma örnek olarak Nuh Aleyhisselam ve toplumu gösterilebilir:

Biz Nuh’u kendi halkına (elçi) gönderdik; “Acıklı bir azap gelmeden halkını uyar!” dedik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Ben size doğruları açıklayan bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin! (Nuh 71/1-3)

Ancak bu uyarıları  yıllarca gece-gündüz, gizli-açık yapmasına rağmen toplumunun elit tabakası, insanlara paralel dinlerinden dönmemeleri çağrısı yapmaya devam etmişlerdir:

Şöyle dediler: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Ved’den, Suva’dan, Yeğus’dan, Yeuk’dan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh 71/23)

Öyle ki bu büyük nebimiz şöyle dua edecek hale gelmiştir:

Bunlar birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Bu yanlışlar içindeki bu kimselerin sadece sapıklıklarını arttır.” (Nuh 71/24)

Görüldüğü gibi paralel din büyükleri, insanları tarih boyunca insan uydurması ilahlara çağırmışlardır. Nebiler de tarih boyunca insanları paralel dinlerini bırakıp Allah’ın dinine davet etmişlerdir. Yusuf Aleyhisselam’ın paralel dinle mücadelesi de bunlardan biridir:

O’nunla aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başkası değildir.  Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki (sulta) yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler. (Yusuf 12/40)

Ve yine yaşayarak şahit olduğumuz gibi bu durum bugün de aynen devam etmektedir. Kur’an’da bu ayetler olduğuna göre, paralel dinler ve onların sözde alimleri, “o son saat”e kadar var olacaklardır. Ancak tüm insanlık yanlışa sarılsa da gerçek bir Müslümana düşen, tek başına kalmak pahasına Nuh Aleyhisselam ve tüm nebiler gibi sadece Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemek ve doğruları yapmaktır:

Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime gelen mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Yanlış yapan bu kimselerin de sadece yıkımlarını artır! (Nuh 71/28)

Nuh bizi yardıma çağırmıştı; onu ne güzel karşılamıştık. Onu ve ailesini o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Soyunu devam ettirdiğimiz sadece onlar olmuştu. Arkadan gelenlerce bu halleriyle anıldılar. Çağdaşları arasından Nuh’a selam olsun. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Saffat 37/75-80)

Erdem Uygan

[1] Bkz: Al-i İmran 3/19 ve 83-85
[2] Allah’ın tüm nebilerine indirdiği din
[3] Bu konuda ayrıca şu ayetlere de okunmalıdır: Bakara 2/170, Araf 7/28 , 70-71, 172, 173, Yunus 10/78, Hud 11/62,87, Yusuf 12/40, Nahl 16/35, Enbiya 21/51-54, Zuhruf 43/22-24, Necm 53/23.
[4] “Ayette geçen Resul (الرَّسُولَ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’ân’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’ân’dır. Bu yüzden burada resul kelimesine Allah’ın Kitab’ı anlamı verilmiştir.” – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Al-i İmran Suresi meali ilgili ayetin dipnotu.

 
[5] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı
[6] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İlham İle Öğrenmek ve Hakkın Keşfedilmesinde Sûfîlerin Yolu İle Ehl-i İstidlâl’in Yolu Arasındaki Fark.
[7] Geniş bilgi için bkz. Celaleddin Vatandaş – Vahiyden Kültüre – s: 198 ve 192 no’lu dipnot – Pınar Yayınları – 10. Baskı Haziran 2014
[8] “Bundan sonrasına gelince, kesinlikle ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı rü’yet ettim. O bana 627 yılının Muharrem ayının son on gününde, Şam’da gösterildi. Bu halde (S.a.v.)’in elinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve insanların istifâdesine sun! Bununla kendilerine fayda temin etsinler!“ Füsusu’l Hikem Tercüme ve Şerhi – Önsöz p:3.
[9] Füsus-ül Hikem Tercüme ve Şerhi – Şisiyye Fassı – s:212 p:23 http://www.mehmetizzetaslin.com/FileUpload/bs535365/File/fusus_ul_hikem.pdf
[10] Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler 1 Mevlana, Na’t-ı Ali Kasidesi s:3-4 – M.E.B Yayınları Şark İslam Klasikleri – İstanbul 1995
[11] A.g.e s: 4
[12] A.g.e s: 6
[13] A.g.e s: 6
[14] Bkz: Risale-i Nur Eleştirisi, s: 314-320 – Adem Tutal – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
[15] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır –s: 223, 333 no’lu dipnot: Şualar, Yedinci Şua, c1, s:895
[16] Bkz.: Yunus 10/31
[17] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, s:133 – Ayrıca Risaledeki orijinal metin için bkz: http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1644.html
[18] Kalbin Zümrüt Tepeleri – Fethullah Gülen – Veli ve Evliyaullah (2) bölümü, Kutup maddesi e-kitap s: 1285
[19] Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk – Abdulaziz Bayındır – s:138 dn: Hasan Kamil Yılmaz Ricalul Gayb Altınoluk Mecmuası Aralık 1995
[20] Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları – Ankara 2005
[21] Ayetin olması gereken meali ve halife kelimesinin Kur’an’daki gerçek anlamı ile ilgili bkz: Bakara Suresi Meali – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
[22] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – c:15, s: 180 – Mehmet Demirci – http://www.islamansiklopedisi.info/index.php?klme=Mehmet+Demirci
[23] Makale – Mustafa Öztürk – Benim Tarihselciliğim – http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/06/benim-tarihselciligim.html
[24] Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144
[25] A.g.e – s: 146
[26] Makale: İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

Ayrıca bkz: Makale – İlhami Güler – Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü – Kur’an’i Hayat Dergisi – Eylül – Ekim 2009  – http://kuranihayat.com/vahiy-allahin-insan-sozu_d173.html
[27] Bu konudaki makalemizi şuradan okuyabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa.html

By | 2017-04-27T23:13:58+00:00 Nisan 20th, 2017|Kur'an'la Bakış|0 Comments

About the Author: