Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

Home/Yazdıkları/Kur'an Araştırmaları/Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

Kur’an’da peygamber kelimesinin geçmediğini, bu kelimenin Arapça bile olmadığını ve dilimize Farsça’dan girdiğini biliyoruz. Yine bu kelimenin Kur’an’ın iki önemli kavramı olan rasul ve nebî kavramlarının hiçbirini karşılamadığını da bilyoruz. Bu kavramları kısaca tarif etmek gerektiğinde nebî için “Allah’ın kendisine risaletle ilgili vahiy göndermek suretiyle değerini yükselttiği kişi”, rasul için ise “Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştıran kişi” anlamlarını vermek uygun olacaktır. Her nebî risaletle görevlendirildiği için otomatik olarak rasuldür. Ancak her rasul nebî olmak zorunda değildir. Yani bir kişiye rasul diyebilmek için Allah’tan vahiy almış olma şartını aramak gerekmez. Vaktiyle nebîye indirilmiş olan Allah’ın Kitabını, Allah’ın kullarına ulaştıran kişi de rasul yani elçidir. Kitabın kendisi de Allah’ın indirdiği vahyi tastamam içerdiği için rasuldür. Bu anlamda nebî olmayan ilk rasul Kitabın bizzat kendisi olacaktır. Zaten rasul kelimesinin Arapça sözlüklerdeki ilk anlamı da budur:

و سُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة 

“Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” 

Dolayısıyla rasul kelimesinin anlamı olarak, öncelikle risaletin yani tebliğ edilen mesajın bizzat kendisinin kast edildiğini söylemek Arap dili bakımından da yanlış olmayacaktır. Nitekim Kur’an’da da rasul kelimesinin bir çok yerde risaletin içeriği, yani Kitabın ta kendisi kast edilerek kullanıldığını görmekteyiz. Rasul ve Kitap kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını gördüğümüz müteşabih iki ayet bu durumun en güzel örneklerindendir:

وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ ۚ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ 

Allah katından, yanlarındakini onaylayan “bir kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekleyenler, tanıdıkları (Kitap) gelince onu görmezden geldiler. Allah’ın laneti böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ 

Allah katından, yanlarındakini tasdik eden “bir rasul” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın bu Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi göz ardı ettiler. (Bakara 2/101)

Birbirinin tıpatıp aynı ifadeleri taşıyan iki ayetin birinde kitap diğerinde rasul kelimeleri kullanılarak aynı şeyler anlatılmıştır. Bu durum rasul kelimesinin risaleti içeren Kitap anlamına geldiğini gösterdiği gibi Kitabın da rasul olarak anlaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Bakara Suresi 101. ayette, kendilerine yanlarındaki Kitabı tasdik eden “rasul” gelen kişilerin, “Allah’ın Kitabını” göz ardı ettikleri söylenmektedir. Bu ifade de rasul ile kast edilenin Allah’ın Kitabı olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Birbirinin müteşabihi olan aşağıdaki ayetlerde de benzer bir durumu görmek mümkündür:

الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. (Hûd 11/1-2)

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. Müjdeleyen ve uyaran bir yapıdadır ama çokları ondan yüz çevirir; dinlemezler. (Fussilet 41/3-4)

Hûd Suresinin ayetlerinde Rabbimiz Kitabının kendisi tarafından açıklandığını belirttikten sonra Rasulullah’a “ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim” dedirtiyor. Rabbimizin Kitabını nasıl açıkladığının ortaya konduğu Fussilet Suresi’nin ayetleri ise bu özelliklere sahip Kitabın müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu belirtiyor. Her iki ayet grubu birlikte değerlendirildiğinde Hûd Suresindeki “ben de” ifadesiyle kast edilenin rasul olduğunu ve müjdeleyici, uyarıcı vasıflarını kendi kendini açıklayan Kitap sayesinde aldığını görebilmekteyiz. Bu da rasul ile kast edilenin Kitabın mufassal vasıflı muhtevası olduğunu gözler önüne sermektedir. Rasul kelimesi ile Kitap arasındaki anlam birliğini görebileceğimiz bir diğer ayet şöyledir:

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ 

Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar: “Kabul ettik.” demişlerdi. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim.” demişti. (Âl-i İmrân 3/81)

Ayette nebilere verilen “Kitabı” tasdik eden “rasul” geldiğinde ona inanma ve destek olma görevi yüklenmektedir. Daha önce verilmiş bir Kitabı gelen yeni rasulün tasdik etmesi ifadesi rasul ile kast edilenin yeni musaddik (tasdik edici) Kitabın ayetleri olduğunu göstermektedir. Rasul, burada da ayetleri tebliğ eden bir insan olabileceği gibi bizzat Kitabın kendisi olarak anlaşılabilir. Rasul kelimesinin anlamına dair bir diğer çarpıcı ifadeye de şu ayetlerde rastlamaktayız:

قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ ۖ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَـٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّـهِ يَجْحَدُونَ وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّىٰ أَتَاهُمْ نَصْرُنَا ۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّـهِ ۚ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ

Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler Allah’ın âyetleri karşısında bile bile yalan yanlış şeylere sarılıyorlar. Senden önce nice rasuller yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu. (En’âm 6/33-34)

Rabbimiz 33. ayetin başında Nebîmize hitaben “seni” yalanlamıyorlar dedikten sonra, bu kişilerin “Allah’ın ayetleri” ile problemleri olduğunu belirtmektedir. Demek ki “seni” ifadesi ile kast edilen rasul değil nebîdir. Çünkü devamında “senden önce nice rasuller yalanlandı” buyrulmaktadır. “Seni yalanlamıyorlar” dedikten sonra “senden önce de nice rasuller yalanlanmıştı” demek çelişkili gibi durmaktadır. Zira normal bir cümlede “seni yalanladılar, zaten daha önce de nice rasulleri yalanlamışlardı” denmesi beklenir. Nitekim bir ayetlerde öyle söylenmiştir:

فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِير

Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki rasuller de yalanlanmıştı. Onlar; açık belgelerle ve zebûrlarla, aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. (Âl-i İmrân 3/184)

وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

Seni yalanlarlarsa bil ki senden önce de nice rasuller yalanlandı. Bütün işler Allah’a döndürülür. (Fâtır 35/4)

O halde En’âm Suresindeki ayette “seni yalanlamıyorlar” derken rasul değil nebî kast edilmiştir. Zaten bu durumu ayette “seni değil, Allah’ın ayetlerini yalanlıyorlar” denmesinden de anlamaktayız. Yani rasul ile Allah’ın ayetleri kast edilmiş, “seni” derken rasulden değil, nebîden bahsedilmiştir. Kısacası ayette yalanlanmadığı söylenen şey nebî olan Muhammed Aleyhisselamın kendisi, yalanlandığı söylenen ise rasul olan Allah’ın ayetleridir. Çünkü daha önce de “rasuller” yalanlanmıştır. Rasul kelimesiyle Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini net olarak görebildiğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزَىٰ 

Elçi gelmeden onları bir azap ile etkisizleştirseydik derlerdi ki “Rabbimiz! Böyle aşağılık hale düşüp sürünmeden önce keşke “bir rasul” gönderseydin de “senin ayetlerine” uymuş olsaydık.” (Tâhâ 20/134)


Ayetteki “rasul gönderseydin de senin ayetlerine uysaydık” ifadesi, rasul ile risaletin yani yine vahyin içeriği olan Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini açık bir şekilde göstermektedir. Benzer durum aşağıdaki ayette de görülebilir:

وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

Bunu, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük geldiğinde şöyle demesinler diye yaptık: “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir rasul gönderseydin de senin ayetlerine uyup biz de müminlerden olsaydık.” (Kasas 28/47)

Görüldüğü gibi rasul ifadesi sadece Allah’ın ayetlerini vurgulayan bir ifade olarak kullanılmaktadır. Ancak nebî ifadesi nebîmizin insan yönünü de vurgular şekilde yer alır. Bu sebeple Kur’an’da daima rasule itaat emredilirken nebîye itaatten bahsedilmemektedir. Rasul ifadesinin Allah’ın indirdiği ayetler yani Kitap anlamında olduğunu aşağıdaki müteşabih ayetlerden de görebiliriz:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

Onlara “Allah’ın indirdiğini takip edin!” dense,“Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, o yolu izleriz!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse? (Bakara 2/170)

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۚ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” dense, ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa? (Mâide 5/104)


Bakara 170. ayette “Allah’ın indirdiğini takip edin” emri, Mâide 104. ayette Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buraya kadar gördüğümüz tüm ayetlerdeki kullanımına bakarak buradaki rasul kelimesinin de Allah’ın indirdiği ayetler ya da Kitap anlamında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Arapça bakımından da “ve bu Rasule” ifadesindeki “ve” atf-ı tefsir olarak anlaşılabilir. Yani buradaki “bu Rasul” ifadesi Allah’ın indirdiği şeyin ne olduğunu açıklama bağlamındadır. Dolayısıyla ayet, “Allah’ın indirdiğine yani bu Rasul’e gelin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da bir kez daha rasul kelimesinin Allah’ın indirdiği ayetler anlamında kullanıldığını gösterir.

Rasule itaati emreden ayetlerin ilk muhatabı elbette ki Nebîmiz Muhammed Aleyhisselamdır. Yani Nebî’nin de Rasul’e itaat etme yükümlülüğü vardır. Bir örnek vermek gerekirse;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ۖ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

Ey inanıp güvenenler, Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer (o yetkililerle) bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah’a ve Rasulüne götürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıp güveniyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok güzel sonuç verir. (Nisâ 4/59)

Bu ayette de “Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin” ifadesinde itaat etme fiilinin tekrarlanması “ve” bağlacının atf-ı tefsir olarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Oysa ulu’l emr’e (yetki sahiplerine) itaat emredilirken itaat fiili tekrar kullanılmamıştır. Dolayısıyla ayet “Allah’a yani “bu Rasul”e ve sizden olan yetki sahiplerine itaat edin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumda “bu Rasul” ifadesinin Allah’ın Kitabını işaret ettiği anlaşılır. Ayrıca ayetin indiği dönemde Nebîmizin “ulu’l emr” yani yetki sahibi olduğunda şüphe yoktur. O halde bu ayetin emri gereği Nebîmiz de kendisi ile anlaşmazlığa düşüldüğünde konuyu Allah’a ve Rasulüne götürmekle yükümlüdür. Bir diğer ifadeyle Nebî de Rasule itaat etmek durumundadır. Dolayısıyla bu açıdan da ayette Rasul ifadesi ile Allah’ın Kitabının kast edildiği açıktır. Bu durumu şu ayetlerde de görebilmekteyiz:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne  baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

Ayette Allah ve rasulünün bir konuda kesin bir hüküm verdiği zaman o hükmün mutlak bağlayıcılığı anlatıldıktan sonra şöyle buyrulmaktadır:

وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

Ayetten anlaşıldığı üzere, Nebîmizin evlatlığı olan Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu Nebîmizle evlendiren bizzat Allah Teâlâdır. Yani 36. ayette söylendiği gibi Allah bir konuda kararını vermiş ve mümin bir erkek (Nebîmiz) ile mümine bir hanımın (Zeynep validemiz) artık bu konuda farklı bir tercihte bulunma şansları kalmamıştır. Eğer Allah’ın bu hükmüne uymazlarsa isyan etmiş olacak ve sapmış sayılacaklardır. Dolayısıyla Nebî, 36. ayette geçen rasule uymak zorunda kalmıştır. Bu durum da 36. ayetteki rasul ifadesinin Allah’ın emri, hükmü, yani 37. ayette söylendiği gibi “müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmadığı” kuralı anlamında kullanıldığını gösterir. Nitekim devamındaki ayet Nebî’nin rasule uyma zorunluluğunu vurgulamaktadır:

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

Bu ayette “Allah’ın Nebîsi için farz kıldığı şey” olarak ifade edilen, 36. ayetteki “Allah ve Rasulünün kesin hükme bağladığı iş”tir. Dolayısıyla Nebî’nin rasule yani Allah’ın hükmüne uyduğunun en güzel örneklerinden biri bu ayetlerde gözler önüne serilmiştir. Benzer durum şu ayetlerde de görülebilir:

تِلْكَ حُدُودُ اللَّـهِ ۚ وَمَن يُطِعِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ 

Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse onu, ölümsüz olarak kalacağı ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. En büyük kurtuluş işte budur. Kim koyduğu sınırları aşarak Allah’a ve rasulüne başkaldırırsa onu, ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.  (Nisâ 4/13-14)

Ayetlerde Allah’ın koyduğu sınırlara uyan “Allah’a ve rasulüne itaat eden kişi”, o sınırları aşan da “Allah’a ve rasulüne isyan eden kişi” olarak nitelendiriliyor. Allah’ın koyduğu sınırlar ise Nisâ Suresinin 7. ayetinden itibaren anlatılan miras hükümleridir. Dolayısıyla burada bu sınırlar rasul ifadesi ile isimlendirilmektedir. Nebîmizin kendisi de bu rasule uymakla yükümlüdür.

Kur’an’da rasul kelimesinin Kitap veya Allah’ın ayetleri anlamlarında kullanılmasına dair örnekler çoğaltılabilir. Hal böyle olunca bu konuda akla gelen bir sorunun da cevaplanması gerekir: Rabbimiz tüm bu ve benzeri ayetlerde neden “kitap”, “hüküm” veya “Allah’ın ayetleri” demek varken, üstelik bu ifadeleri başka ayetlerde sıkça kullanıyorken, “rasul” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir? Bunun sebebinin, muhatabın dil farklılığını mazeret olarak kullanmasının engellenmesi olabileceğini düşünmekteyiz. Yani rasul kelimesi kullanıldığında Allah’ın ayetlerinin veya Kitabının muhatabın anlayacağı dilde ona ulaşması kast ediliyor olmalıdır. Çünkü Rabbimiz rasullük görevinin içeriğini tebliğ olarak tanımlamaktadır:

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ۚ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Ey Rasul! Rabbinden sana ne indirildiyse onu tebliğ et. Yapmazsan tebliğ vazifeni yapmış olmazsın. Allah, seni insanlardan korur. Allah, kâfirler topluluğunu yola getirmez. (Mâide 5/67)

Tebliğ bir mesajı muhataba ulaştırma anlamına gelir. Ancak tebliğin, muhatabın kendisine ulaşan mesajı anlayabileceği şekilde olması şarttır. Zira Rasulün tebliğ görevi şu ayette detaylandırılmaktadır:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

Nitekim içinizden size bir rasul gönderdim. O size âyetlerimizi okur, sizi geliştirir, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediğinizi öğretir. (Bakara 2/151)

Görüldüğü gibi rasulün tebliğ yani mesajı ulaştırma görevinin tanımı ayetleri okuma, muhatabı geliştirme, Kitap ve Hikmeti öğretme ve bilmediğini öğretme şeklinde yapılmaktadır. Tüm bu ifadeler, mesajın karşı tarafın anlamasını sağlayacak faaliyetlerle ulaştırılması gerektiğini belirtmektedir. Ayetteki, “size, sizi” ifadeleri tebliğin muhataba yönelik kapsamlı bir eylem olduğunu göstermektedir. Yine bir başka ayette rasullükte dil birliği şartı ortaya konmaktadır:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Biz her rasulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

Aslında sadece bu ayet bile bir kısım ayetlerde rasul kelimesinin neden Kitap kelimesine tercih edildiğini görebilmemiz için yeterlidir. Zira toplumların dil farklılıkları onların Allah’ın Kitabına ulaşmalarında engel teşkil etmemelidir. Her topluma kendi dilinde Kitap verilmemiş ancak rasul gönderilmiştir. Dolayısıyla ayetteki rasul kelimesi Allah’ın Kitabını bilen kişiler olarak anlaşılabileceği gibi Allah’ın Kitabının ihtiva ettiği mesaj olarak da anlaşılabilir. Zira yukarıda da gördüğümüz gibi mesajı kim ulaştırırsa ulaştırsın bu eylem hem o kişiyi hem de mesajın kendisini rasul yapacaktır. Kısacası rasul ifadesinin kitap ifadesine tercih edilmesindeki amacın dil farklılıklarının devreden çıkarılması olduğu ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi; bugün elimizdeki Kitap Arapça’dır. Onu Norveçlilere ulaştıracak kişinin rasul olması ancak Norveççe ulaştırması ile mümkündür. Nitekim Kitaba itaatten bahseden bir ayet olmayıp daima rasule itaatin emredilmesi ancak böyle anlaşılabilir. Yine “okuduk itaat ettik” şeklinde bir ayet olmamasına karşın, “dinledik ve itaat ettik” mealinde çokça ayetin bulunması da bu sebepten dolayı olmalıdır. Hatta itaatten bahsedilmesi bile ulaştırılan mesajın muhatabın zihninde olması gerektiği şekilde anlaşıldığını göstermesi bakımından yeterlidir:

وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا أُولَٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

Kimileri, “Allah’a ve Rasulüne inandık ve boyun eğdik” derler. Sonra bunun arkasından onlardan bir takımı yüz çevirir. Onlar mümin değillerdir. Aralarında hükmünü versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrılınca onlardan bir takımı yan çizer. (Nûr 24/47-48)

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

Müminler ise, aralarında hüküm versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrıldıklarında sadece şu sözü söylerler “dinledik ve boyun eğdik”. Umduklarına kavuşacak olanlar işte bunlardır. Kim Allah’a ve Rasulüne boyun eğer, Allah’tan korkar ve ondan çekinirse işte başaracak olanlar onlardır. (Nûr 24/51-52)

Ayetlerde geçen rasul ifadeleri bu ayetlerin tüm zamanlara hitap etmesi açısından da Kitabın muhtevası olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu muhtevanın muhatabın dilinde ona ulaştırılmış hali olduğu da sadece rasul ifadesi ile dile getirilmiş olur. Nitekim Âl-i İmrân 81. ayette rasul kelimesinin kullanılmasının bu açıdan ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılabilir:

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ…

Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz… (Âl-i İmrân 3/81)

“Yanınızdaki Kitabı tasdik eden rasul” ifadesinden Kitabın dili ne olursa olsun rasulün kendisini bekleyenlerin dilinde hitap edeceği anlaşılmalıdır. Çünkü bu ayet bugün de önceki Kitapların mensuplarına hitap etmektedir. Kur’an’ın dili Arapçadır ama onlara kendi dillerinden bir rasul Kur’an’ı ve onun ellerindeki Kitabı tasdik edici yönünü ulaştırırsa uyma yükümlülükleri doğacaktır. Ayrıca ehl-i Kitabın beklediği nebî gelmeyecektir, çünkü 1400 yıl önce gelmiştir. Fakat bu gerçeği ve o Nebî’nin getirdiği Kitabı onlara tebliğ edecek bir rasul veya kendi dillerine çevrilmiş Kitap (rasul) onlara ulaşmalıdır.

Erdem Uygan

By | 2019-08-13T18:19:31+02:00 Ağustos 13th, 2019|Kur'an Araştırmaları|0 Comments

About the Author: